HAVVA YORGANCI /

Öfkeyle hatırla beni, daha acı bir öfkeyle kork benden.

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim

Joanne Greenberg

Metis yayınları, syf,280 Basım Tarihi: 1992, İlk Yayın Tarihi: 1989

206D007E A925 4B1E A4C8 4Db1502Df7B7

Kitaplarında uzun süre Hannah Green takma adını kullanan Amerikalı yazar, 1932 yılında doğdu. Genç yaşta geçirdiği akıl hastanesi deneyimini aktardığı Sana Gül Bahçesi Vadetmedim adlı romanı çeşitli ülkelerde milyonlarca satarak, gerek edebi değeri, gerekse yaklaşımı ve bakış açısıyla büyük tartışmalara neden oldu. Toplumu ve aile kurumunu eleştiren, yabancılaşmanın getirdiği iletişimsizlik temalarını işleyen, kimisi etnik kökeni, kimisi de ruhsal ya da fiziksel eksiklikleri yüzünden ezilen insanları anlattığı The King's Persons (1967), Founder's Praise (1976), A Season of Delight (1982), The Far Side of Victory (1983), Age of Consent (1987), No Reck'ning Made (1993) ve Where the Road Goes (1998) adlı romanlarının yanı sıra, Rites of Passage (1972), High Crimes and Misdemeanors (1980) ve With the Snow Queen and Other Stories (1991) başlıkları altında derlenmiş öyküleri vardır. In This Sign (1968) adlı romanı Sessizliğin Dili Bu İşaretin İçinde adıyla Türkçeleştirilmiştir (Arion, 2001).

Havva Yorgancı'nın kaleminden... Jose Saramago: Körlük Havva Yorgancı'nın kaleminden... Jose Saramago: Körlük

Amerikalı roman ve öykü yazarı Joanne Greenberg’in dilimize çevrilen ilk yapıtı “Sana Gül Bahçesi Vadetmedim”, deliliğin; başka bir söyleyişle akıl hastalığının serüvenidir. Daha somut anlatımla insanın, neredeyse toplum düzenine geçtiği ilk günden başlayarak, kitlesel uzlaşımlara, kabullenilmiş değer yargıları ve davranış biçimlerine aykırı düşen bireylere yakıştırdığı konumun serüvenidir demek de mümkün.

Yazar, gerçekçi bir yaklaşım içinde, “normal” insanlarla “akıl hastası” insanların, başka bir deyişle, “uyumlularla “uyumsuzların bakış açılarını karşılaştırırken, yanlı ve acımasız bir eleştiriciliğe de girmez. Amacı, daha çok, biçimci ve duyumsamaz kişilere bir düşünüp sorgulama çağrısı iletmektir. Zaman zaman, Deborah’ın çocuksuluğu ve deneyimsizliğiyle, insanlara büyüyüp “akıllanınca” unuttukları çocuk saflığını hatırlatma çabasına da dönüşen bu çağrı, hiç de asık yüzlü bir çağrı değildir. Anlatı bizi bir karanlığın içine sürüklese de, bu karanlığın içinde kimileyin sevimli bir naifliğin, kimileyin ironinin ve sık sık da güçlü bir gülmece anlayışının örneklerine rastlarız. Deborah, içine doğduğu dünyayla, bu dünyanın kurumlarıyla bağdaşmayı öğrenemediği için, iletişimsizliğin karanlığına düşmüş, toplumdışı olmuş bir bireydir. Zekâsı, erken gelişmiş kişiliği, sanat yeteneği ve aşırı duyarlılığıyla çoğunluktan farklı olan on altı yaşındaki bu genç kız, Ben’in parçalanmasına giden bir yabancılaşma ve gerçekten kopma sürecine girmiştir; kimlik kavramını yitirmiş, iyice içine kapanmıştır.

Ancak, “bir yere ait olma” içgüdüsü, onu bir başka düzen arayışına itecek, genç kızın zengin düşlemi ve mizah duyusuyla yarattığı gizli, düşsel bir dünyaya sığınmasına kaynaklık edecektir. Bu dünyanın da çeşitli yönetim birimleri ve kendine özgü bir dili vardır. Ne var ki, iki dünyanın çatışmaya başlamasıyla, Deborah’ın tragedyası da biçimlenmeye başlar. Ve hem zihinsel hem de fiziksel olarak yok olmanın eşiğine gelir. Bu aşamada, ona yardım etme zorunluluğunu duyan annesiyle babası, onu toplumun böyle kişiler için oluşturduğu kurumlardan birine, bir “akıl hastanesine yatırır. Böylece Deborah’a tanıyıp çözümlemesi gereken üçüncü bir dünya sunulur.

Anlatının başında karşılaştığımız durum budur. Sonra, adım adım, aşama aşama, Deborah’ın kendi tragedyasının sonunu değiştirmek için verdiği savaşa tanık oluyoruz. Deborah korkularından ve endişelerinden kurtulmak için beyninin içinde yeni bir dünya yaratır. Fakat bu dünya da kurtuluştan çok bir çeşit hapishaneye dönüşmeye başlar. Orada kendisine ait bir dil kullanır. Tartıştığı, boyun eğdiği, kendisini cezalandırdığı yeni bir dünya, hayali karakterler yaratır ve o karakterler sürekli ona, "sen onlardan değilsin" diye fısıldadıkça Deborah etrafına duvarlar örmeye başlar.

Bu duvarlara her bakışında bu karakterler tarafından cezalandırılmaktadır. Gerçek dünyayla, hayal dünyası arasındaki geçişler kitabın en çok dikkat edilmesi gereken kısımlarıdır. Çünkü o sırada bahsettiği kişi gerçek kişi mi yoksa karakterimizin yarattığı birisi mi bunun ayrımını yapmak gerçekten de çok zor. Konuştuğu kişi gerçekten de oradaki başka bir hasta mı yoksa kendisinin yarattığı başka bir karakter olabilir mi diye ister istemez düşünüyorsunuz. 

Karakterimizin bu hale gelme sebeplerine baktığımızda, bebeklik döneminden, aile ilişkisine, çevrenin etkisinden eğitim sürecine kadar birçok etken görüyoruz. Zekâsının çevresindeki kişilerle uyuşmaması kendisini yalnız ve anlaşılmaz hissetmesinde büyük etken oluyor.

Fakat en çok da karakterimizin Yahudi oluşu, Yahudi oluşundan dolayı gördüğü ırkçı tepkiler, Hitler ve o meşhur gaz odası hikâyelerini görüyoruz. Hastalığın ilerlemesinin ise en büyük sebebi olarak, çocuklarındaki farklılığı sezinledikleri halde bunun üstüne gitmek yerine bunları yok sayan, kabullenmeyen, o koruyucu anne baba karakterlerini görüyoruz. Kitabı okuyunca sürekli geçmiş, şimdiki zaman ve karakterimizin kendi yarattığı kalesinin içinde dönüp duracaksınız.

Kitabın en zevkli geçen yerleri karakterimizle Dr. Fried arasında geçen sohbetlerdir. Deborah'ın içindeki kurtulma arzusunu sezen doktorumuz onunla beraber bu savaşın içine dâhil olur. Onunla beraber etrafındaki duvarları yıkmak ister. Ve bence Deborah'ın onunla iş birliği yapmasının, kalesinin kapılarını ona açmasının en büyük sebebi, doktorumuz ona dön bu dünyaya, korktuğun gibi çıkarsa istediğin zaman tekrardan kendi kalene dönebilirsin gibi bir seçenek sunması oluyor.

Çünkü onun en büyük korkusu iyileşirse yani gerçek dünyaya dönerse ve dünya korktuğu gibi çıkarsa o zaman onu oradan kim kurtaracak? İzin verecekler mi tekrardan delirmesine? Kitabın sonunda karakterimiz verdiği savaşı kazanıyor ya da kaybediyor gibi bir şey söylemeyeceğim ki kitabın da adından anlaşıldığı gibi gerçek kurtuluş hangisi kim bilebilir ki? Kafasının içindeki duvarlardan kurtulduktan sonra dünyanın duvarlarına çarpmayacak mı? Kendisini akıllı sananlar gül bahçelerinde mi yaşıyorlar hep? Ve son bir soru; sizce o duvarların arkasına kitledikleri kişiler gerçekten de delirmiş kişiler mi yoksa dünyanın birer tımarhane olduğunu gördükleri için deli olmayı tercih etmiş kişiler mi? Yazarın da akıl hastalığını yaşadığını ve bu hikâyenin kendi geçmişinden de izler taşıdığını bilerek okumanızın size ayrıca zevk vereceğini düşünüyorum.


 

Editör: Havva Yorgancı