Lyon’da Düğün

Stefan Zweig

Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Viyana ve Berlin üniversitelerinde felsefe öğrenimi gördü. İlk şiirlerini lisedeyken, Hugo von Hofmannsthal'ın ve Rainer Maria Rilke'nin eserlerinin etkisiyle yazdı. 1901'den sonra Fransızca yazan Paul Verlaine ve Baudelaire'in şiirlerini Almanca'ya çevirdi. 1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwaliar, Kalküta, Benores, Rangun ve Kuzey Hindistan'ı gezdi, bunu 1911'deki New York, Kanada, Panama, Küba ve Porto Riko'yu kapsayan Amerika yolculuğu izledi. 1914 yılında Belçika'ya Émile Verhaeren'in yanına gitti. Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler’in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha var olmayacağı düşüncesi neden oldu.

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Syf: 50. Basım Tarihi: 2021. İlk Yayın Tarihi: 1927.

Kitap 3 kısacık öyküden oluşmaktadır.

Öyküler sırasıyla ;

- Lyon'da Düğün

- İki Yalnız İnsan

- Wondrak

Türk müziğinin duayen ismi Bülent Ortaçgil hayranlarıyla buluşuyor: Ünlü isimler de eşlik edecek Türk müziğinin duayen ismi Bülent Ortaçgil hayranlarıyla buluşuyor: Ünlü isimler de eşlik edecek

1793’te Fransız Devrimi sırasında yaşanan o hengâme, zulüm ve kaosun arasındaki âşıkları konu ediniyor. Hayat mucizeleri sevse de, gerçek mucizeler konusunda cimri davranır.

Lyon’da Düğün: Jakobenler ile Jirondenler arasındaki çatışmanın en kanlı yaşandığı kentlerden biri olan Lyon’daki ayaklanmanın cumhuriyetçilerin lehine bastırılmasının ardından meclis, kentin yerle bir edilmesini emreden bir genelge yayımlar. Bu kıyımı gerçekleştirmek için görevlendirilen Georges Couthon’un ılımlı politikasından rahatsızlık duyan terör yanlılarının şikâyetiyle yerine Jean Marie Collot d’Herbois ile ileride Lyon Kasabı olarak anılacak olan Joseph Fouché atanır ve şehirde Terör Döneminin en kanlı kıyımlarından biri yaşanır. Bu kanlı olayların devam ettiği günlerden birinde haklarında infaz kararı çıkmış altmış dört kişinin tutulduğu belediye mahzenine onlarla aynı kaderi paylaşan yirmi mahkûm daha eklenir. Yeni gelenlerden biri de Cumhuriyetçilere karşı savaşmış olan Subay Robert de L.’nin nişanlısıdır. Sevdiği erkeği affetmesi için ayaklarına kapandığı Fouché’den onun o gün idam edildiğini yalanını duyunca anlamını kaybetmiş hayatını sonlandırmak, sevdiğinin yanına gitmek için ikiyüzlü ve dönek olan bu adama hakaretler yağdırır. Yaptığı hareket ölümüne sebep olacak olsa da aynı zamanda o karanlık mahzende sevdiği adamla hayatının son saatlerini de geçirmesini sağlamıştır. Hikâyeyi duyan diğer tutuklular bu çiftin kısa sürecek olan mutluluğunu desteklemek için ellerinden geleni yaparlar. Aralarında bulunan Toulonlu bir papaz tarafından nikâhları kıyılan çift, geceyi el birliğiyle hazırlanan küçük odada baş başa geçirir. Ertesi sabah vakur bir tavırla infaz müfrezesinin karşısına çıkan çiftin bedeni, umutları, gelecekleri çalınmış diğerleri gibi Rhône Irmağında sürüklenerek gözden kaybolur.

İki Yalnız İnsan: Paydos saatiyle fabrikadan çıkan işçilerin oluşturduğu kalabalığın en arkasında kalan topal adamın kulağına hıçkırık ve derin bir inleyiş sesi gelir. Etrafına dikkatle baktığında caddenin diğer tarafında tren raylarının üzerinde birinin oturduğunu ve ağladığını görür. İlk başta durumu görmezden gelip yoluna devam etmek istese de yakınına geldiğinde bu kişinin Çirkin Jula adıyla bilinen iş arkadaşı olduğunu fark eder. Benzer acıları yaşayan insanlar arasındaki gizli bağın tesiriyle elini dostça kızın omzuna koyar. Kız bu hareketten irkilse de adamın fabrikada onunla alay etmeyen az kişiden biri olduğunu anlayınca sakinleşir. Jula, pazar günü hep beraber kırlara gidileceğini duyunca büyük bir coşku kapılmış, bu nedenle alaya alınmış, tepki gösterince de dövülmüştür. Adamın kızı teselli etmek için sarf ettiği sözler zamanla karşılıklı dertleşmeye dönüşür. İç dökmenin verdiği yakınlaşma iki yalnız insanı birbirine bağlamıştır.

Wondrak: Bohemya’nın güneyinde küçük bir kent olan Dobitzan’da çirkinliği nedeniyle “kurukafa” lakabıyla anılan Ruzena Sedlak, 1899 yılının mayıs ayında bir oğlan çocuğu dünyaya getirir. Bundan 28 yıl önce frengili bir adamın eseri olan bu burunsuz kızın yaptığı doğum halkı şaşkınlığa düşürmüştür. Ruzena sekiz senedir hayatını Kont R.’nin kentten sekiz saatlik uzaklıktaki ağaç evinin temizliğini yapmakla, hayvanları beslemekle, sebze yetiştirmekle, yumurta, tavuk ve oğlak satarak küçük çapta bir ticaret yapmakla gözden ırak geçirmektedir. Bir akşam sırtında küfe kentten dönerken ormanda üç kişinin tecavüzüne uğramış, hamile olduğunu anlayınca kendisi gibi bir “kurukafa” dünyaya getirmemek için çocuğu düşürmeye çalışmış, başaramayınca da doğumdan hemen sonra çocuğu ölüme terk etmeye karar vermiştir. Ancak çocuğun kendisine hiç benzemediğini görünce onu bağrına basar ve hayatını bu sevimli çocuğa adamaya karar verir. Beş ay boyunca herkesten sakladığı bu gerçek duyulunca belediye başkanı ve papaz hemen harekete geçer. Çocuğun vaftiz edilmesi ve belediye kayıtlarına geçirilmesi gerekmektedir. Bu iş için görevlendirilen Belediye Kâtibi Karel Wondrak, Ruzena’yı ikna eder ve vaftiz edilen çocuğa ön adını verir. Ruzel, oğlunu yedi yaşına kadar herkesten uzakta yetiştirse de oğlu bir kere sisteme kaydolup devletin mülkiyetine geçmiştir artık. İlköğretim yasası gereği Karel’i okula göndermek durumundadır ancak yaşadığı yer okula oldukça uzaktır. Bunun için en uygun yol çocuğun hafta içleri Papaz Nossal’ın evinde kalmasıdır. Ruzena bu tekliften hiç memnun kalmasa da yapacak hiçbir şeyi yoktur. Böylece günlerini sık sık kente uğrayarak gurur duyduğu oğlunu görmekle, ona elinden gelenin en iyisini sağlamakla geçirir. Günler geçer; okulunu bitirerek annesinin arzusu doğrultusunda oduncu olan Karel, 1914 Savaşı nedeniyle Budweis’e yoklama için çağrıldığını ve savaşa katılacağını söyleyerek annesinin küçük dünyasını aniden darmadağın eder. Ancak Ruzena kararlıdır, biricik oğlunun hayatını I. Karl’a feda etmeyecektir. Böylece onu çatı katındaki gizli odada saklamaya karar verir. Etrafı kolaçan etmek için eskisinden daha sık gitmeye başladığı kentte önüne gelene zavallı oğlunu ne kadar merak ettiği anlatarak da bu büyük sırrı korumaya çalışır. Bir gün durumdan şüphelenen Wondrak’tan ev ev dolaşılıp asker kaçaklarının toplandığı haberini alır. Hemen oğlunu ormanın içlerinde, en geçilmez yerde bir avcı kulübesine yerleştirir. Birkaç saat sonra beş asker yanlarında bir Alman kurduyla kapısını çalar. Durumdan kuşkulanan jandarma subayı Karel’in giysilerini köpeğe koklatarak oğlanı bulur. Ruzena’nın çaresizce yalvarmaları sonuç vermez. Çılgına dönen kadın, subayın boynuna sarılır ve dişlerini koluna geçirir. Ancak etrafındakilerin yardımıyla kadından kurtulabilen öfkeli adamın emriyle anne-oğul kelepçelenerek kente kadar yürütülür. Bu görüntü uzun zamandır yönetimden hoşnutsuz olan halkı dehşete düşürür. Olayı haber alan bölge komiseri halkı kışkırtan hareketi nedeniyle subaya oldukça kızgındır. Kadının ve oğlunun ayrı ayrı nezarette tutulmasını, oğlanın gece olduğunda diğer kaçaklarla birlikte Budweis’e gönderilmesini, kadının ise ertesi sabah serbest bırakılmasını emreder. Ruzena olacaklardan habersiz, oğlunun yakınında olduğu gerçeğiyle mutlu ve huzurludur.

Havva Yorgancı

Editör: Havva Yorgancı