Akıllı telefonların yaygınlaşması ve sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte başlayan algoritma çağı "dijital bağımlılık" dosyasıyla masaya yatırıldı. Araştırmalara göre 2012 sonrasında çocuklarda depresyon vakaları yüzde 134, kaygı bozukluğu teşhisleri ise yüzde 106 oranında arttı. Klinik vakalarda psikiyatrik ilaç kullanım yaşı 5'e kadar gerilerken, uzmanlar ekranların dijital bakıcıya dönüştüğünü ve algoritmaların çocukların davranışları ile ruh sağlığını görünmez şekilde yönlendirdiğini belirterek kritik uyarılarda bulundu.
'psikiyatrik ilaç kullanım yaşı 5'e düştü'
Konunun anatomisini özel olarak değerlendiren Psikoterapist ve Aile Danışmanı Haydar Alper Eser, bireyin biyo-psiko-sosyal bir varlık olduğunu vurgulayarak aşırı ekran süresinin sosyal becerilerin yanı sıra beyin kimyasını, uyku düzenini ve dopamin döngüsünü geri dönülemez biçimde değiştirdiğine dikkat çekti. Çocukluk kavramının tarihsel evrimsel ihtiyaçları ile modern çağın hiper-dijital çevresi arasındaki çatışmanın yeni neslin gerçeklik algısını sarstığını belirten Eser, sokaktaki doğal öğrenme ortamından kopan çocukların basit problem çözme yetisinden dahi mahrum kaldığını ifade etti.
Kliniklerde psikiyatrik ilaç kullanım yaşının 5'e kadar düşmesini vahim bir tablo olarak nitelendiren Eser, dijital yönetimi sağlamak yerine çözümün şuruplarda arandığını belirterek, “Tanıdığım çoğu çocuğun beslenme ilişkisi ekranlardan ibaret. 'Ekran olmayınca yemek yemiyor' cümlesini sürekli duyuyorum. Hal böyleyken psikolojik bir doyumdan söz etmemiz mümkün olmuyor” dedi.
Ekran maruziyetinin uyku düzeni üzerindeki yıkıcı etkisine de değinen Eser, günde 2 saat ekrana bakan bir çocuğun 1 saat az uyuduğunu ve 5-6 yaşlarındaki bir beyin için 1 saatlik kronik uyku kaybının basit bir dinlenme eksikliği değil, tam bir nörolojik kriz olduğunu vurguladı. Çocuğun ekran karşısında hipnotize olmuş gibi sessizce kalmasının usluluk belirtisi olmadığını, bunun beynin aşırı uyaran bombardımanı karşısında donakalma ve felç olma tepkisi olduğunu söyleyen Eser, çözümü ise şu sözlerle özetledi:
“Çocukları suçlamayı bırakıp, dijital dünyanın onlardan çaldığı yaşam deneyimlerini planlı şekilde iade etmeliyiz. Helikopter ebeveynlikten vazgeçilmeli. Sosyal medya yerine sosyal iletişimin gücü vurgulanmalı. Çocuk toplu taşımada 'İnecek var' diyebilme özgüvenini kazanmalı, siparişini garsonla konuşarak verebilmeli. Evlerde prens ve prensesler yetiştirmek yerine, çocuklara dünyada kurbağalarla mücadele etmeleri gerektiği öğretilmelidir. Doğaya, sokağa, emeğe ve tüm stratejik can sıkıntılarına alan açmalıyız ki, çocuklar kendi çıkmaz sokaklarından bir çıkış yolu bulabilsinler.”
2012 yılı dijital dünya'da kırılma noktası
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Anabilim Dalı Başkanı ve Adli Bilişim Uzmanı Prof. Dr. Ali Murat Kırık, 2012 yılının dijital dünya açısından önemli bir kırılma noktası olduğunu belirterek, akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla çocukların günün her anında çevrim içi kalan kullanıcılara dönüştüğünü söyledi. Prof. Dr. Kırık, “2012 yılı dijital dünya açısından önemli bir kırılma noktasıdır. Akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla birlikte çocuklar interneti belirli saatlerde kullanan bireyler olmaktan çıkarak günün her anında çevrim içi kalan kullanıcılara dönüştü. Algoritmalar sayesinde içerikleri artık çocuklar seçmiyor; algoritmalar çocukların karşısına çıkarıyor. Bu dönüşüm ekran sürelerini ciddi ölçüde artırdı. Günümüzde araştırmalar, ergenlerin önemli bir bölümünün günde 5 ila 8 saatin üzerinde ekran başında vakit geçirdiğini ortaya koyuyor” dedi.
Dünya Sağlık Örgütü'nün de aşırı ekran kullanımının fiziksel hareketsizlik, uyku bozuklukları ve ruh sağlığı sorunlarıyla bağlantılı olduğunu vurguladığını aktaran Kırık, 2012 sonrasında depresyon, kaygı bozuklukları, yalnızlık hissi, siber zorbalık, beden algısı problemleri ve kendine zarar verme davranışlarında dikkat çekici artışlar yaşandığını ifade etti. Sosyal platformlardaki yapay zekâ destekli algoritmaların sonsuz kaydırma, otomatik video oynatma ve değişken ödül sistemi gibi tekniklerle beynin ödül mekanizmasını sürekli uyararak dopamin döngüsü oluşturduğunu belirten Kırık, “Sonuç olarak dikkat süresi kısalıyor, sabır azalıyor, ders çalışma motivasyonu düşüyor, uyku düzeni bozuluyor ve çocuk sürekli yeni uyarıcı arayan bir yapıya yöneliyor. Algoritmalar yalnızca içerik sunmuyor; çocukların davranışlarını, tercihlerini ve duygu durumlarını da şekillendiriyor” vurgusunu yaptı.
Teknoloji şirketlerinin dikkat ekonomisi üzerine kurulmuş ticari çıkarları nedeniyle öfke, merak ve şaşkınlık oluşturan sansasyonel içerikleri öne çıkardığını belirten Kırık, çocuk güvenliği konusunda mevcut önlemlerin yetersiz kaldığını belirterek şu çağrıda bulundu: “Bu sorun çok paydaşlı bir mücadeleyi zorunlu kılıyor. Teknoloji şirketleri çocuk hesaplarında güvenli algoritmaları varsayılan ayar hâline getirmeli, yaş doğrulama sistemlerini güçlendirmeli ve bağımlılık oluşturan tasarım unsurlarını sınırlandırmalıdır. Devletler algoritma şeffaflığını zorunlu tutmalı, çocuklara yönelik dijital güvenlik standartlarını oluşturmalı ve ihlaller karşısında caydırıcı yaptırımlar uygulamalıdır. Okullarda dijital okuryazarlık temel eğitim başlıklarından biri olmalıdır. Aileler ise çocuklarla ekran kullanımını birlikte planlamalı, dijital riskleri açıkça konuşmalı ve teknoloji kullanımında örnek davranış sergilemelidir. Günümüzde çocukları tehdit eden en büyük unsurlardan biri, ekranın arkasında çalışan ve onların davranışlarını yönlendiren görünmez algoritmalardır. Bu nedenle bilinçli kullanım kültürü, güçlü denetim mekanizmaları ve ortak sorumluluk anlayışı çocukların dijital geleceği açısından büyük önem taşımaktadır.”
‘dijital çağ, manevi ve ahlaki gelişimleri olumsuz etkileyebilmekte’
İstanbul Medeniyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Muhammed Esat Altıntaş ise dijital çağın çocukların ahlaki, manevi ve karakter gelişimi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. Prof. Dr. Altıntaş, “Dijital çağ, çocukların bilgiye erişimini kolaylaştırsa da internet ve medya üzerinden edinilen dağınık ve denetimsiz bilgiler, çocukları yanlış yönlendirmelere açık hâle getirerek manevi ve ahlaki gelişimlerini olumsuz etkileyebilmektedir. Özellikle ergenlik dönemi gibi kimlik inşasının hız kazandığı bir süreçte; çocukların beğenilme, aidiyet hissetme ve arkadaş edinme gibi varoluşsal ve sosyal ihtiyaçları büyük ölçüde dijital ortamlara kaymış durumdadır” dedi. Sosyal medyada yaygınlaşan "Görünüyorum, o halde varım" anlayışının birey odaklı ve haz temelli bir yaşam tarzını öne çıkardığını belirten Altıntaş, çocukların gerçek hayattaki kimliklerinden uzaklaşıp sahte sanal kimlikler oluşturduklarını, bunun da özgüven kaybına ve kimlik karmaşasına yol açtığını ifade etti.
Siber zorbalık ve çevrimiçi oyunlardaki risklerin çocuklarda yıkıcı duygusal hasarlar bıraktığını, depresyon, anksiyete ve intihar eğilimini tetikleyebildiğini vurgulayan Altıntaş, aile içi ilişkilerin de bu süreçten ciddi biçimde etkilendiğini belirtti. Ebeveynlere uyarılarda bulunan Altıntaş, “Ekran bağımlılığı ve dijital risklerle başa çıkabilmek için ebeveynlerin öncelikle kendi dijital okuryazarlıklarını geliştirmeleri gerekmektedir. Teknolojiyi tamamen yasaklamak veya katı kısıtlamalar getirmek genellikle çocukların öfkelenmesine ve yasaklı alanlara karşı daha fazla bir merak duymasına neden olacağından, bunun yerine açık iletişime dayalı bir rehberlik sağlanmalıdır. En önemlisi de ebeveynlerin, kendi dijital kullanım alışkanlıklarıyla çocuklarına doğru birer rol model olmaları son derece önemlidir. Zira birçok ebeveyn, çocuklarının rızası olmadan onların fotoğraf ve kişisel bilgilerini paylaştıkları 'aşırı paylaşımcı ebeveynlik' davranışı sergilemektedir. Bu durum, bizzat aile eliyle çocuğun dijital mahremiyetinin ihlal edilmesine yol açmakta ve çocuğu siber zorbalara, kimlik hırsızlarına veya en kötüsü de pedofillere karşı açık hedef haline getirebilmektedir” şeklinde konuştu.
Dijital dünyada sağlıklı bir denge kurulabilmesi için dini ve ahlaki değerlerin en temel değer pusulası işlevi gördüğünü belirten Altıntaş sözlerini şu şekilde noktaladı: “Dini ve ahlaki değerler, çocuklara dijital dünyadaki sınırlarını belirlemelerinde en temel 'değer pusulası' işlevini sunar. Ailede küçük yaşlardan itibaren kazandırılacak mahremiyet eğitimi, çocuğu sadece yasaklarla engellemek veya ona utanç aşılamak değil; aksine insan olmaktan ileri gelen değerlilik duygusuyla kendi hislerini ve sınırlarını yönetebilecek güce ulaştırmaktır. Güçlü bir ahlaki temel ve değerler sistemiyle donatılmış çocuklar, sanal dünyada ebeveynleri yanlarında olmasa dahi kendi vicdani süzgeçlerini kullanarak doğru kararları verebilirler. Vicdan, iyiyi kötülüklerden ayırt etmeye kılavuzluk eden temel bir meleke olduğundan, bu bilinçle yetişen gençler karşılaştıkları ahlaksızlıklara, şantajlara veya bedensel istismar girişimlerine karşı kendi iradeleriyle dik bir duruş sergileyip cesurca 'hayır' diyebilirler. Ancak bu dini ve ahlaki değerlerin aktarımı çocuklara korku, ceza veya yasaklayıcı bir dille değil; sevgi, merhamet ve güven merkezli bir üslupla sunulmalıdır. Tehdit ve baskıyla verilen din eğitimi, çocuğun zihninde Allah tasavvurunu ve dinî duyguları zedeleyip inançla arasına mesafe koymasına yol açarken; şefkat ve merhamet eksenli bir yaklaşım, çocuğun hata yapsa bile ailesini ve Yaratıcısını güvenli bir sığınak olarak görmesini sağlayarak sağlıklı bir dini kimlik inşa etmesini kolaylaştıracaktır.”
Kaynak: Sabah
