Kıymetli Emek Camiası, değerli basın mensupları ve Enerji iş sendikasının cefakar vefakar fertleri; sizleri saygı, sevgi, hürmet ve muhabbetle selamlıyorum.
Bugün burada toplanmamızın amacı, “ilke” kisvesi altında, sermayenin güdümünde, hukuki, maddi ve manevi sorumluluk gözetilmeden, işvereni kayırırcasına atılan imzalar, hangi “ilke” ve esaslara uygun olarak verildi, sormak, sorgulamak ve evine ekmek götürebilmek için var gücüyle mücadele eden yüzlerce emekçinin sesi olmaktır.
En baştan başlamak istiyorum.
2024 yılında, yetki için gerekli çoğunluğa ulaştığımız Oltan ve Köleoğlu işyerinde işverenlik yetkimize itiraz etti. Açılan davada, dosyanın yetkisiz mahkemede görülmesi nedeniyle yetkisizlik kararı verildi. İlk derece mahkemesinin verdiği bu kararı işveren istinaf etti, istinaf mahkemesi işçiyi haklı buldu, burada artık sendika var dedi, yetmedi temyize götürdüler ve yargıtay işverene süreci kötü niyetle uzattığı için para cezası verdi. ve bu karar kesinleşti. Ancak işveren hızını alamadı; bu kez de Trabzon’da da yetki sürecimizi kitlemek için dava açtı.
Biz ne yaptık? Yetki belgemizi aldık ve işverene toplu iş sözleşmesi çağrısında bulunduk.
Bu süreçte işveren işçilerin neredeyse yarısını “Küçülme bahanesi ile” işten çıkardı. Üstelik işten çıkarılanların tamamına yakını sendika üyesi işçilerdi!
2024 yılından 2026 yılına kadar süreci uzatmak, işçilerin iradesini ve taleplerini sonuçsuz bırakmak için elinden geleni yapan Oltan ve Köleoğlu yetki belgemizi de görmezden gelerek adeta “Biz Trabzon’da da bir dava açtık, bu süreci kıyamete kadar uzatacağız!” dercesine kendi işçisinin iradesine kayıtsız kalmaya devam etti.
İki yıl! Dile kolay, iki yıl! Evine ekmek götürmeye çalışan, alın terinin karşılığını almak isteyen işçi, iki yıl boyunca toplu iş sözleşmesine kavuşmayı bekledi.
Gelinen son noktada, süreç Yüksek Hakem Kuruluna taşındı.
Şimdi asıl hikâye burada başlıyor!
Bizler, 2013 yılında kurulmuş, 2015 yılında toplu iş sözleşmesi yetki barajını aşmış bir işçi sendikasıyız. Bugüne kadar Yüksek Hakem Kurulundan 1000e yakın toplu iş sözleşmesi çıkardık.
Bir kısmını da getirdik, önümüzde duruyor, kamuoyuna sunuyoruz!
Bu sözleşmeleri neden getirdik biliyor musunuz? Çünkü bugün burada konuştuğumuz mesele, yalnızca bir işyerinin toplu iş sözleşmesi meselesi değildir. Mesele, yıllardır uygulandığını gördüğümüz ilkelerin bir işyerine özel, bir adama özel, bir adamın gizli siyasi ortağına özel, NEDEN VE NASIL değiştiğini sorgulama meselesidir.
Yüksek Hakem Kurulunun belirli çalışma prensipleri, yerleşik uygulamaları ve ilke kararları var. Bizler, bugüne kadar bağıtladığımız toplu iş sözleşmelerinde bu prensipleri gördük, bu uygulamalara şahit olduk.
Örneğin; ücret zamları belirli bir çerçevede uygulanır, benzer nitelikteki işyerlerinde yerleşik uygulamalar gözetilir. İkramiyelerde ve diğer sosyal haklarda öyle her sözleşmede köklü değişiklikler yapılmaz.
Tabii, bunları söylerken Yüksek Hakem Kurulunun her işyerinde aynı kararı vermek zorunda olduğunu iddia etmiyoruz. Elbette her dosyanın kendine özgü koşulları olabilir. Ama o zaman da insan sormadan edemiyor: Tespit ettiğiniz bir farklılık varsa nedir, bu talihsiz ek maddenin gerekçesi nedir? Yerleşik uygulamadan ayrılıyorsanız, bunun hukuki ve somut açıklaması nerededir?
Şunu söylemeden edemeyeceğim: Yüksek Hakem Kurulu biraz cimridir! O sebeple biz de mecbur kalmadıkça kapılarını çalmayız. En son, bundan yaklaşık altı-yedi ay önce, yine benzer bir durumda kapılarını çaldık ve bir karar aldık. Hem de iş aynı iş, atıktan elektrik üretimi…
Şimdi sıkı durun! O sözleşmeyle Oltan ve Köleoğlu işyerinde bağıtlanan sözleşme arasında, bizim gördüğümüz kadarıyla, neredeyse hiçbir fark yok. Bir madde hariç!
O işyerinde de sözleşmenin yürürlük tarihi bununla aynı aylara denk geliyor. O işyerinde de işveren yılın başında zam yapmış, burada da işveren yılın başında zam yapmış. Üstelik burada işverenin yaptığı zam, işçilerin içinde bulunduğu ekonomik koşullar düşünüldüğünde, sefalet sınırında!
Yani önümüzde, temel özellikleri itibarıyla birbirine benzeyen iki sözleşme var. Ama birinde olmayan, diğerinde karşımıza çıkan bir madde var.
Neyse, sözleşme çıktı. İşverene sözleşmeyi uygulaması için yazı yazacağız. Genellikle sözleşmenin sonlarına doğru yer alan, işverene sözleşmeyi bir ay içinde uygulaması gerektiğini bildiren maddeyi arıyoruz.
Arıyoruz, arıyoruz, arıyor ve tarıyoruz…
Bir de ne görelim? YOK. İlgili madde sözleşmede yok!
Onun yerine sözleşmenin sonunda başka bir madde var,
“EK MADDE – MAHSUP”
Açıp okuyoruz. Madde, sanki taslakta kalmış, üzerinde yeterince durulmamış bir madde gibi duruyor. Özetle, işverenin sözleşme dönemi içerisinde yaptığı bir ücret zammı varsa ve bu zam sözleşmede öngörülen zamdan daha yüksekse, işçiye işverenin yaptığı zam üzerinden ödeme yapılmaya devam edileceğini söylüyor.
Şimdi, durup düşünelim.
İşveren Ocak 2026’da zam yapmış. Toplu iş sözleşmesinin yürürlük tarihi Mart 2026. Yani işverenin yaptığı zam, sözleşmenin yürürlük tarihinden önce yapılmış.
Biz de diyoruz ki: Herhalde bu madde gözden kaçmış. Belki başka bir sözleşmeden kalmış, belki sehven eklenmiş. Çünkü maddede sözleşme döneminde yapılan bir zamdan söz ediliyor; oysa burada sözleşme yürürlüğe girmeden önce yapılmış bir zam var. Dolayısıyla maddenin uygulanabilirliği yok, bu maddenin koyulmasının bir mantığı yok. Ama nerden bilelim birileri sadece BASİT BİR MAŞA!
Bu hususta Yüksek Hakeme de bir yazı yazıyoruz ve haklı olarak soruyoruz: bu madde nedir neyin nesidir? İşveren zaten sürecin en başından beri işçinin toplu iş sözleşmesine kavuşmasını geciktiriyor. Şimdi de bu madde üzerinden yeni bir ihtilaf çıkmasın. Bu belirsizlikten zarar görecek olan yine işçi olmasın!
Bize bu maddenin ne anlama geldiğini açıklayın ki sözleşmeyi uygulamakta daha fazla gecikmeyelim. İşverene bahane vermeyeceğini düşünüyoruz, devlet kurumu diyoruz, işçinin hakkını gözetmişlerdir diyoruz. İşçi zaten toplu iş sözleşmesine kavuşmak için iki yıl beklemiş. Bari şimdi, sözleşme eline geçmişken bir de bu belirsizlik yüzünden mağdur olmasın! Bekliyoruz…Cevap istiyoruz, cevap vermiyorsunuz!
Bu esnada işveren işçilere mesajlar gönderiyor, duyurular yapıyor. İşçilere, sözleşmenin açık olduğunu, Yüksek Hakem Kurulu kararlarının kesin olduğunu, “EK MADDE – MAHSUP” hükmünün gayet açık olduğunu ve zam olacağını bildiriyor.
Şimdi bir dakika!
Biz bu maddenin ne anlama geldiğini öğrenmek için Yüksek Hakem Kuruluna ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı ilgili birimlere yazı yazıyoruz. Cevap alamıyoruz. Ama işveren, hiçbir tereddüt yaşamadan bu maddenin nasıl yorumlanması gerektiğini işçiye anlatıyor!
İnsan ister istemez şunu soruyor: Biz mi yanlış yere yazdık? Yoksa yazılarımız yanlış yere mi gitti?
Çünkü biz bu maddenin yorumunu işverenden değil, bu sözleşmeyi imzalayan yetkili mercilerden bekliyoruz.
Bizim derdimiz çok açık: İşçi, iki yıl boyunca beklediği toplu iş sözleşmesinin karşılığını alsın. Bir madde üzerinden yeni bir belirsizliğin içine sürüklenmesin. İşverenin tek taraflı yorumuyla değil, hukuki dayanağı ve gerekçesi ortaya konulmuş bir açıklamayla hareket edilsin.
Bizim istediğimiz ayrıcalık değil, açıklık! Bizim istediğimiz kayırmacılık değil, tutarlılık! Bizim istediğimiz, işçinin alın terinin karşılığının belirsizliğe terk edilmemesi!
Ve bugün buradan soruyoruz: Sayın Yüksek Hakem Kurulu
Yıllardır uygulandığını gördüğümüz ilkeler hangi gerekçeyle değişiyor? Bir sözleşmede yer alan ve işçinin ücretini doğrudan etkileyen bir madde hakkında açıklama istenirken neden sessiz kalınıyor? İşverenin yorumları işçilere duyurulurken, sözleşmenin uygulanmasına ilişkin tereddütleri giderecek açıklama neden yapılamıyor?
Biz bu soruların cevaplarını almak için buradayız.
Çünkü burada mesele yalnızca bir madde değil. Mesele, iki yıl boyunca hakkına kavuşmayı bekleyen işçinin emeğidir. Mesele, sendikal iradedir. Mesele, hukuk karşısında herkesin aynı açıklığı, aynı özeni ve aynı sorumluluğu görebilmesidir.
Biz işçilerin iradesini savunmaya, toplu iş sözleşmesinin uygulanmasını takip etmeye ve hukukun gereğini talep etmeye devam edeceğiz.
Şunun bilinmesini isterim: İşçinin hakkı, bir maddenin yorumu üzerinden belirsizliğe terk edilemeyecek kadar değerlidir.
Buradan bir kez daha soruyoruz: Bu “ilke” hangi ilke? Bu uygulama hangi gerekçeye dayanıyor? Ve en önemlisi, bütün bu sürecin bedelini neden yine emekçi ödemek zorunda kalıyor? Herkes kararın altında atılan imzayı görüyor. Biz ise soruyoruz: Görünen imzaların arkasında, görünmeyen etkiler var mı?”
