Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, geçtiğimiz yılın sonlarında yaşadığı ağır yerel seçim yenilgisi sonrasında siyasi kariyerinin sona erdiği düşünülüyordu. Ancak, ABD Başkanı Donald Trump'ın Grönland'ı ele geçirme tehditleri, Frederiksen'in siyasi durumunu köklü bir şekilde değiştirdi.
Trump Rüzgarı ve Frederiksen'in Duruşu
Trump'ın Grönland üzerindeki tehditlerini yenilemesi, Frederiksen'in bu duruma karşı dik bir duruş sergilemesini sağladı. Danimarka halkı, başbakanlarının Grönland'ı savunma konusundaki kararlılığını takdir etti ve bu durum, onun siyasi gücünü yeniden kazanmasına zemin hazırladı.
Frederiksen'in liderliğindeki Sosyal Demokrat Parti, Salı günü yapılacak parlamento seçimlerinde büyük bir başarı elde etmeye oldukça yakın görünüyor. Bu durum, Frederiksen'in Trump'a karşı sergilediği sert tutumun seçmen desteğini artırdığını gösteriyor.
Uluslararası Siyasetteki Etkisi
Muhalefet partisi Liberal Parti'den Milletvekili Linea Søgaard-Lidell, bu durumu değerlendirirken, “Trump, başbakanın seçilmesine yardım etmekle kalmadı, aynı zamanda uluslararası siyasette ona devasa bir platform sundu” ifadelerini kullandı. Danimarka’yı temsil etme konusundaki performansını olumlu bir şekilde değerlendirdi.
Frederiksen, göç, Ukrayna ve savunma konularındaki tavizsiz tutumuyla Avrupa'nın en etkili liderlerinden biri haline geldi. Ancak, merkeziyetçi yönetimi nedeniyle daha çok dışarıda popülerlik kazandı.
Seçim Süreci ve Partinin Geleceği
Sosyal Demokrat Parti, seçimlerde birinci çıksa bile, anketler partinin son 120 yılın en düşük oy oranını alabileceğini öngörüyor. Kasım ayında Kopenhag belediyesinin kontrolünü kaybetmeleri, partinin yaşadığı kan kaybının bir göstergesi oldu.
Parçalanmış bir parlamentoda hükümet kurmak, Frederiksen için önemli bir sınav olacak. Düşünce kuruluşu Think Tank Europa’nın başkanı Lykke Friis, bu durumu, “Kazanacak olsa da bu süreçten yara alarak çıkacak” şeklinde yorumladı. Friis, Frederiksen'in kendi “Grönland anını” yaşadığını belirtti.
Frederiksen, geçmişte Danimarka ile ABD arasında en ufak bir fikir ayrılığı olmaması gerektiğini savunurken, artık kendi ayakları üzerinde durabilen ve ABD’den bağımsız bir Avrupa vizyonunu savunuyor. Bu değişim, başbakanın siyasi kimliğinin yeni temelini oluşturdu.
