15 Temmuz hain darbe girişiminin üzerinden 10 yıl geçti. O gece yalnızca demokrasi hedef alınmadı, ekonomi de ağır bir darbe aldı. Piyasalarda yaşanan dalgalanmalar, kredi notlarındaki düşüşler, turizm gelirlerindeki kayıplar, yabancı yatırımcı güvenindeki zayıflama ve büyüme üzerindeki etkiler yıllar boyunca hissedildi. Hesaplamalara göre darbe girişiminin Türkiye ekonomisine toplam maliyeti 500 milyar doları buldu. Tüm yönleriyle ekonomiye yansımalarını Ekonomist Muhammet Bayram değerlendirdi.
Darbe Girişiminin İlk Günlerinde Ekonomik Etkiler Nelerdi?
Darbe girişiminin ilk günlerinde finans piyasalarında çok sert dalgalanmalar yaşandı. Borsa İstanbul’da keskin satışlar görülürken, Türk Lirası dolar karşısında hızla değer kaybetti. Bu süreçte devlet tahvili faizleri yükseldi ve Türkiye’nin risk primi olan CDS puanı belirgin şekilde artış gösterdi. Güvensizlik ortamı nedeniyle yabancı yatırımcılar, kısa süreli de olsa Türk varlıklarından çıkış yaptı.
Aslında yaşanan bu gelişmeler, geçmişteki diğer kriz süreçlerinde de tecrübe edilen sistematik adımların birer yansımasıydı. Türkiye’nin 2002 ile 2012 yılları arasında elde ettiği muhteşem ekonomik kazanımları yok etmek ve ülkeyi darbelerle tüketebilmek için uzun soluklu bir süreç işletildi. MİT kriziyle başlayan, Gezi Parkı eylemleriyle devam eden, ardından 17-25 Aralık hain yargı darbe girişimiyle tırmandırılan bu sürecin son durağı 15 Temmuz hain darbe girişimi oldu.
Ekonomik Güvensizlik ve CDS Puanının Artışı Neden Önemli?
Bir ülkede vatandaşlar nezdinde güven kaybı yaratmanın en kolay yolu, ekonomiyi hedef almaktır. Borsa düştüğünde ve Türk Lirası değer kaybettiğinde bu güven sarsılır. Devlet tahvili faizlerinin yükselmesi ve Türkiye’nin risk primi olan CDS puanının artması da bu planın parçasıdır. CDS, bir ülkenin finansal risk primidir. Örneğin; Türkiye’nin CDS puanı 300 baz puandaysa ve mevcut faiz oranı %37-%40 seviyelerindeyse, bu oranın üzerine 3 puanlık bir risk maliyeti daha eklenir. Dolayısıyla yüksek CDS, doğrudan ek maliyet demektir.
Türkiye’deki bankalar ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) yabancı kuruluşlardan uygun maliyetli kaynak bulamazsa, vatandaşın ve reel sektörün finansmanı zorlaşır. MİT krizinden Gezi Parkı'na, oradan 15 Temmuz’a kadar uzanan tüm süreçlerin amacı, meşru hükümeti darbe yoluyla devirmekti. Son hamlelerini ise Türkiye’ye ve Türk vatandaşlarına ekonomik olarak verilebilecek en büyük zararı vererek yapmaya çalıştılar.
Ekonomi Yönetiminin Müdahale Stratejileri Neler Oldu?
Bu süreçte Merkez Bankası ve ekonomi yönetimi çok hızlı ve kararlı müdahalelerde bulundu. Alınan stratejik önlemler şu şekilde gerçekleşti: Bankalara sınırsız likidite imkanı sağlandı, zorunlu karşılık oranlarında düzenlemeye gidildi, döviz piyasasının sağlıklı ve dengeli işlemesi için gerekli tüm tedbirler devreye sokuldu. Kamu bankaları piyasaya kredi akışını kesintisiz bir şekilde sürdürdü ve ekonomi yönetimi, mali disiplinden taviz verilmeyeceğine dair piyasalara net mesajlar iletti.
Güven kaybının doğrudan vurduğu sektörlerin başında turizm geldi. Yaşanan rezervasyon iptalleri, Avrupa’dan gelen turist sayısındaki azalış ve otellerin doluluk oranlarındaki düşüş, turizm gelirlerinde önemli kayıplara yol açtı. Turizm sektörü, Türkiye’nin adeta 'bacasız sanayisi' konumundadır ve yıllık ortalama 60 milyar dolarlık bir gelir potansiyeli taşımaktadır. Bu büyüklükteki bir kaynağın ülkeye girmemesi, Türkiye'nin dış borçlanmaya yönelmesi anlamına gelir.
Türkiye, altın ve enerji ithalatı hariç tutulduğunda cari fazla veren bir ülkedir; ancak turizm gelirleri olmadan bu cari fazlayı sürdürmek mümkün değildir. Dolayısıyla turizmin hedef alınması da Türkiye’yi her yönden kuşatma projesinin bir parçasıydı. Darbe girişiminin gerçekleştiği Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarını kapsayan yılın 3. çeyreğinde Türkiye ekonomisi %1.8 oranında küçüldü. Eğer bankacılık sektöründe bir stres birikimi olsaydı ve vatandaşlar panikle mevduatlarını çekmek için bankalara hücum etseydi, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik kriz yaşanabilirdi.
Ancak Türk bankacılık sistemi son derece sağlam temellere sahipti. Özellikle 2001 krizinden sonra çıkarılan dersler ve yapılan reformlar sayesinde ödevler iyi çalışılmıştı. Bankacılık sektörü vatandaşa kesintisiz likidite sağladı. Öyle ki darbe girişiminin hemen ardından, 16-17 Temmuz tarihlerinde dükkanlar ve iş yerleri yeniden açıldı. Bankaların sağladığı bu güven ve ardından devreye sokulan Kredi Garanti Fonu (KGF) destekleriyle esnaf ve KOBİ'ler finansmana kolayca erişti. İç talebin canlanmasıyla büyüme yeniden hızlandı ve 3. çeyrekteki %1.8'lik daralmaya rağmen, Türkiye ekonomisi yıl genelinde %3.6 büyümeyi başardı.
