reklam
reklam
"Haberin İşçisi"
İstanbul
Parçalı bulutlu
6°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
43,2847 %0.21
50,1858 %-0.14
6.384,86 % -0,15
4.111.941 %-0.152
İşçi Haber Özel Haber Türkiye’de çocuk suçları neden artıyor? Psikolog Esra Eda Erol'dan kritik uyarılar

Türkiye’de çocuk suçları neden artıyor? Psikolog Esra Eda Erol'dan kritik uyarılar

Türkiye’de son dönemde çocukların işlediği cinayet ve yaralama vakalarında ciddi bir artış göze çarpıyor. İzmir’de iki polisi şehit eden 16 yaşındaki Eren Bigül’den, Ahmet Mattia Minguzzi’nin çocuk suçlular tarafından hayatını kaybetmesine kadar uzanan trajik olaylar, toplumda derin bir endişe yaratıyor. Neredeyse her gün yeni bir çocuk suçu haberi gündeme geliyor. Peki bu çocuklar neden böyle davranışlar sergiliyor? Çocuk Gelişimi Uzmanı ve Psikolog Esra Eda Erol ile, suça sürüklenen çocukların arkasındaki psikolojik ve toplumsal etkenleri konuştuk.

Okunma Süresi: 7 dk

ÖZEL HABER- DİLARA ADAK

Son dönemlerde Türkiye’de çocukların işlediği ağır suçlar gündemi sarsıyor. İzmir’de iki polisi şehit eden 16 yaşındaki Eren Bigül'den Ahmet Mattia Minguzzi’nin trajik ölümüne, toplumun çocuk suçlarına bakışı yeniden tartışmaya açıldı. Neredeyse her gün yeni bir çocuk suçunun haberi gelirken, “suça sürüklenen çocuklar” kavramı ise giderek daha fazla öne çıkıyor.

Çocuk Gelişimi Uzmanı ve Psikolog Esra Eda Erol ile yaptığımız röportajda, çocukların şiddete yönelmesinin ardındaki psikolojik, toplumsal ve ailevi faktörleri konuştuk. Erol, artan vakaların yalnızca bireysel davranışlardan kaynaklanmadığını, çocukların yetiştiği çevre ve toplumun şiddeti normalleştirmesinin de bu süreci beslediğini vurguluyor.

Uzman Erol: Suç Tek Boyutlu Değil

Son dönemde Türkiye’de çocukların işlediği cinayet ve yaralama vakalarında ciddi artışlar var. Öncelikle bu artışın temel nedenlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Çocukların suça sürüklenmesinde hangi faktörler öne çıkıyor?

Çocukların işlediği cinayet ve yaralama vakalarındaki artışı değerlendirirken iki boyutu dikkate almak gerekir. Birincisi, gerçekten bir artış var mı, yoksa artık bu vakalar medya aracılığıyla daha görünür hale geldiği için mi daha fazla farkına varıyoruz? İkincisi ve bence en önemlisi, toplumda şiddetin giderek normalleşmesi. Çocuklar aile içinde, sokakta ya da televizyonda şiddeti sürekli gördüklerinde, bunu olağan bir davranış biçimi olarak benimseyebiliyor. Ayrıca cezai yaptırımların yetersizliği ya da adalet mekanizmasının yavaş işlemesi, bireyleri kendi adaletlerini sağlamaya yönlendirebiliyor. Bu da çocukların çevresinden modelleyerek “kural ihlalinin bedeli yok” algısına kapılmasına yol açıyor. Dolayısıyla artışı sadece rakamlarda değil, toplumsal iklimin değişiminde de aramak gerekir. Aynı şekilde çocukların suça yönelmesinde tek bir neden aramak doğru olmaz, çok boyutlu bir süreçten bahsediyoruz. Aile içi şiddet, ihmal, yoksulluk, eğitimsizlik, sosyal çevre, akran zorbalığı bu nedenlerden bazılarıdır.  Özellikle çocukların şiddete tanıklık etmesi ya da bizzat maruz kalması, saldırganlığı bir çözüm biçimi olarak öğrenmelerine yol açabiliyor.

İstatistikler erkek çocukların kızlara kıyasla çok daha fazla suça karıştığını gösteriyor. Sizce bu farkın arkasında hangi toplumsal ya da psikolojik etkenler yatıyor?

Erkek çocukların suça daha sık karışmasının hem toplumsal hem de psikolojik nedenleri vardır. Toplumsal cinsiyet rolleri bu noktada belirleyicidir: Erkek çocuklara küçük yaşlardan itibaren güçlü olma, duygularını bastırma ve gerektiğinde şiddet kullanma mesajları verilir (Connell & Messerschmidt, 2005). Buna karşılık, kız çocuklar genellikle uyumlu olma ve ilişkisel becerilerini geliştirme yönünde desteklenir. Duygusal sosyalleşme süreçleri de farklıdır. Erkek çocukların öfke ve üzüntü gibi duygularını ifade etmeleri çoğunlukla engellenirken, kız çocuklara daha çok duygusal ifade alanı tanınmaktadır. Bu bastırılmış duygular erkeklerde zamanla dışa dönük saldırganlığa dönüşebilmektedir (Chaplin & Aldao, 2013).

Ergenlikte akran grupları ve “erkeklik” algısı da etkilidir. Erkekler için güç gösterisi ve geri adım atmamak prestij unsuru olduğundan, yasa dışı ya da saldırgan davranışlar daha kolay benimsenebilmektedir (Messerschmidt, 2015).

Suça Sürüklenme Kavramı Her Zaman Doğru Mu?

Çocukların suça sürüklendiği kavramı her zaman doğru mudur? Yani onu etkileyecek bir faktör olmasa da çocuğun içinde buna yönelik bir dürtü olması da mümkün mü?

“Suça sürüklenme” kavramıyla genellikle çocuğun çevresel koşulların zorlamasıyla suça yönelmesini ifade ederiz. Örneğin yoksulluk nedeniyle hırsızlık yapan bir çocuğu bu şekilde değerlendirebiliriz. Ancak Ahmet Mattia Minguzzi olayında olduğu gibi, yalnızca “pardon kardeşim” denildiği için bir gencin defalarca bıçaklanarak öldürülmesi, basitçe “suça sürüklenme” ile açıklanamaz. Burada öfke kontrol sorunları, empati eksikliği, şiddeti problem çözme yöntemi olarak öğrenmiş olmak ya da psikolojik sapmalar devreye girer.

Kişisel olarak bu olaya tepkim güçlüdür: yaşanan şiddetin ağırlığı öyle bir öfke uyandırıyor ki, “çocuk” kelimesi dilimize gelmek istemiyor. Ancak psikoloji ve çocuk gelişimi perspektifinden bakıldığında fail hala çocuktur; beyninin gelişimi, dürtü kontrolü ve muhakeme kapasitesi bir yetişkin kadar olgun değildir. İşlediği eylem, yarattığı acı ve vahşet kesinlikle “çocuksu” değildir. Bu noktada “çocuk” sıfatı failin masumiyeti değil, sorumluluğun sadece çocukta değil; ailede, toplumda ve devlette de olduğunu gösterir.

Asıl kritik nokta, bu tür olayların arkasındaki ihmal zincirinin denetlenmesi ve yapılandırılmasıdır. Eğer aile içi ihmaller, sosyal destek eksiklikleri, okul ve devlet mekanizmalarının yetersizlikleri sistematik olarak ele alınır ve sorumlular denetlenir, yapılandırılır veya gerektiğinde cezalandırılırsa, benzer trajedilerin önüne geçmek mümkün olabilir. Yani böylesi acımasız eylemleri sadece bireysel kötülükle açıklamak eksik olur; failin arkasındaki sistemsel ihmaller zincirini görmek ve müdahale etmek zorunludur.

Sonuç olarak, her çocuk için “suça sürüklenme” demek doğru değildir. Suçun niteliği, çocuğun kişilik yapısı ve çevresel faktörler birlikte değerlendirilmelidir; aynı zamanda sistemsel sorumluluk da göz ardı edilmemelidir.

Okul ve Aile İş Birliği Hayati önem taşıyor

Çocukların riskli davranışlarını erken dönemde fark etmek ve suça yönelmelerini önlemek için eğitim kurumları, öğretmenler ve veliler hangi roller üstlenmelidir?

Çocukların davranışlarını en yakından gözlemleyen ve yönlendirebilen yapılar eğitim kurumlarıdır. Okullar ve öğretmenler tarafından , aşırı öfke, empati eksikliği, akran zorbalığı, sürekli kural ihlali gibi erken uyarı işaretleri göz ardı edilmemeli ; erken müdahale için sistematik yaklaşımlar uygulanmalıdır. Ve tabii ki ebeveyn rolü de kritik öneme sahip. Çocuklarla güvene dayalı bir ilişki kurmak, duygularını ifade etmelerine izin vermek, şiddet içermeyen problem çözme yollarını öğretmek riskli davranışların önlenmesine doğrudan katkı sağlayacaktır. 

Etkili önleme, aile ve okulun koordineli çabasıyla mümkündür. Rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, öğretmenlerin çocuk gelişimi konusundaki farkındalığının artırılması ve aile-okul iş birliğinin etkin yürütülmesi, çocukların erken dönemde risk işaretlerinin fark edilmesini ve gerekli müdahalelerin yapılmasını sağlayacaktır.

Bu çocuklar rehabilite edilip topluma kazandırılabilir mi?

Teorik olarak, çocuklar rehabilite edilebilir; ancak mevcut sistemin ve uygulamaların bunu sağlamak için ne kadar yeterli olduğunu sorgulamak gerekir. Çocukluk dönemi öğrenmeye ve değişime açık bir dönem olsa da, başarı için bütüncül, disiplinler arası bir yapı ve uzun vadeli destek gerekir. Sadece bireysel müdahaleler, örneğin terapi veya sosyal beceri eğitimi, tek başına yeterli olmayabilir; aile, okul ve çocuğun yanında duran destekleyici sistemler önyargısız ve entegre bir şekilde çalışmalıdır.
Ancak işlenen suçun niteliğini göz ardı edemeyiz. Ağır şiddet suçlarında yalnızca rehabilitasyon beklentisi gerçekçi olmayabilir; toplumun güvenlik ihtiyacı da göz önünde bulundurulmalıdır.

Tam da bu nedenle TBMM’de gündeme gelen yasa değişikliği, 15–18 yaş grubunda işlenen ağır suçlarda indirim uygulanmamasını öneriyor. Böylelikle, failin ‘çocuk’ olmasının cezanın hafifletileceği izlenimini yaratmasının önüne geçilerek, suçun caydırıcı niteliği korunmak isteniyor.

Fakat çözümü yalnızca cezayı artırmak veya sadece rehabilitasyona yöneltmekle sınırlı görmemekte fayda var. Sürecin, bireysel ve sistemsel sorumluluğu dengeleyen bütüncül bir yaklaşım gerektirdiğini düşünüyorum. Çünkü çocukları topluma kazandırmak kadar, mağdur yakınlarının adalet duygusunu onarmak da toplumsal barış için hayati önem taşıyor.

Medyada çocuk suçluların ve bu suçun mağdurlarının görüntülerinin ve kimliklerinin paylaşılması sıkça tartışılıyor. Bu durumun çocukların geleceği üzerindeki etkileri konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bence bu çok hassas bir konu. Çocuk suçluların kimliğinin ifşa edilmesi, onları uzun süreli olarak damgalayabilir, toplumsal ötekileştirmeye itebilir ve hatta tekrar suça yönelmelerine yol açabilir. Beyinleri hala gelişme sürecinde, sosyal çevreye duyarlılar; bu yüzden görüntülerin yayılması onlar için ciddi bir psikolojik yük oluşturur.

Mağdur çocuklar ve aileleri açısından ise medya paylaşımları travmanın tekrar tekrar yaşanmasına neden olabilir. Ahmet Mattia örneğinde olduğu gibi, görüntüler sosyal medyada defalarca paylaşıldı; aile birkaç kez ricada bulunmasına rağmen süreç tekrar tekrar onları üzmeye devam etti. Bu, mağdurun ailesi üzerinde de derin bir etki yaratır ve psikolojik olarak çok daha zorlayıcı hal alır.

Medya burada reyting kaygısıyla değil, çocuk haklarını gözeterek hareket etmeli. Çocukların kimliklerinin gizli tutulması hem etik hem hukuki bir sorumluluk. Çünkü bu tür ifşaların telafisi yok ve çocukların geleceğini geri dönüşsüz biçimde etkileyebilir.

Kaynaklar: ⁠Connell, R. W., & Messerschmidt, J. W. (2005). Hegemonic masculinity: Rethinking the concept. Gender & society, 19(6), 829-859.,⁠Messerschmidt, J. W. (2015). Masculinities in the Making: From the Local to the Global. Rowman & Littlefield., Moffitt, T. (2001). Adolescence‐limited and life course persistent antisocial behavior. Life‐Course Criminology, 91-145.