Araştırmaya göre, özellikle adenovirüs tabanlı aşılar sonrası görülen nadir kan pıhtılaşması vakalarının temelinde genetik yatkınlık ve bağışıklık yanıtı sırasında gelişen tek bir amino asit mutasyonu (K31E) yer alıyor.
Donanımhaber'in haberine göre; süreç, aşının içindeki adenovirüsün “protein VII” (pVII) adlı bileşeniyle başlıyor. Bu viral protein, insan kanında pıhtılaşmayı düzenleyen PF4 (platelet factor 4) proteiniyle yapısal benzerlik taşıyor. Normal şartlarda bağışıklık sistemi virüse karşı antikor üretirken, bazı kişilerde bu yanıt sapma gösteriyor.
Tek bir genetik varyant ve mutasyon riski artırıyor
Araştırmacılar, VITT vakalarının toplumun yaklaşık yüzde 60’ında bulunan belirli antikor gen varyantlarına (IGLV3-2102 veya IGLV3-2103) sahip kişilerde görüldüğünü belirledi. Ancak bu genetik yapı tek başına yeterli olmuyor. Belirleyici unsurun, bağışıklık yanıtı sırasında antikor üreten hücrelerde rastlantısal olarak gelişen K31E adlı tek bir amino asit mutasyonu olduğu ifade edildi.
Bağışıklık sistemi kendi proteinini hedef alıyor
Söz konusu mutasyon, antikorun hedefini viral pVII proteininden insan vücudundaki PF4 proteinine kaydırıyor. Bağışıklık sisteminin yanlış hedefe yönelmesi sonucu trombositler kontrolsüz şekilde aktive oluyor. Bu durum, aynı anda hem düşük trombosit sayısına hem de hayati risk taşıyan ağır pıhtılaşma tablolarına yol açabiliyor.
Geleceğin aşı teknolojileri için kritik bulgu
Çalışmanın bulguları, insanlaştırılmış fare modellerinde de doğrulandı. VITT hastalarından alınan antikorların pıhtılaşmayı tetiklediği, mutasyonu geri çevrilmiş versiyonların ise zarara yol açmadığı bildirildi. Adenovirüs teknolojisi, Ebola, grip ve tüberküloz gibi hastalıklara yönelik aşılarda hâlen kullanılıyor. Bilim insanları, bu keşfin gelecekte adenovirüs bileşenlerinin yeniden tasarlanmasına ve bu nadir “bağışıklık sapması” riskinin azaltılmasına katkı sağlayabileceğini belirtiyor.
