MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda önemli açıklamalarda bulundu.
NATO, 15 Temmuz ve ülke gündemine ilişkin açıklamalarda bulunan Bahçeli, müttefik ülkeler arasındaki örtülü yaptırımların da kaldırılması gerektiğini söyledi.
‘NATO Zirvesi'ni alelade bir diplomasi faaliyeti gibi okumak sığ olacaktır’
Bahçeli'nin konuşmasından bazı satırbaşları:
"Ankara'da toplanan NATO Zirvesi'ni alelade bir diplomasi faaliyeti gibi okumak eksik, sığ ve sakat bir değerlendirme olacaktır. Ankara'da 70 yılı aşan ittifak hukukunun muhasebesi yapılmış Soğuk Savaş yıllarının hayalet cephe hatlarından bugünün çok katmanlı güvenlik bunalımlarına uzanan uzun yolun hesabı görülmüştür. Ankara'dan, 5. maddenin müşterek savunma ruhundan Ukrayna'ya verilen askerî desteğin geleceğine, 50 milyar doları aşan yeni tedarik hamlelerinden savunma sanayiinde ortak üretim arayışlarına, Avrupa'nın yıllarca ertelediği caydırıcılık açıklarından müttefikler arasındaki ambargo ve kısıtlama çelişkilerine, İran'ın nükleer programından Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer emniyetine, Suriye'de açılmak istenen yeni sayfadan Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan hassasiyetlerine kadar geniş bir güvenlik kuşağının bütün açmazları aynı anda ele alınmıştır. Ankara'da müttefikliğin yalnızca kameraların parlak ışıkları altında verilen pozlardan, kriz günlerinde yayımlanan yalın kınama mesajlarından, kürsülerde cilalanmış cümleleri birbiri ardına sıralamaktan ibaret olmadığı, hakiki müttefikliğin hakkaniyet, samimiyet, üretim, paylaşım ve dayanışma üzerine bina edileceği açıkça anlaşılmıştır. Zira devletler de ittifaklar da kürsülerden haykırılan süslü beyanların geçici cazibesiyle değil, badire anlarında sınanan sadakatlerle, yük omuzlara çöktüğünde gözlerin çevrildiği adaletle, gecesini gündüzüne katarak çalışan iradenin gösterdiği sebatla ayakta durur.
Kadim Türk devlet mirası bu hakikati, zamanın aşındıramadığı mutlak bir esas olarak akıllarımıza nakşetmiştir. Bilge Tonyukuk'un bin yılı aşkın zaman önce, "Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım." derken anlattığı şey ne kadar yorulduğu değil, devleti kurmanın, devleti yaşatmanın ve milleti felaketten sakınmanın bedelinin ne denli ağır olduğudur. Bugün de karşımızdaki resim aynı duruma işaret etmektedir. Şimdi size soruyorum. Zamanın akışını kim okuyacaktır? Görünürdeki sükûnetin altında kaynayan kazanların ateşini kim teşhis edecektir? Müttefiklik sözlerinin arkasındaki samimiyet derecesini kim ölçecektir? Dostluk beyanlarının satır aralarında saklanan menfaat hesaplarını kim fark edecektir? Krizlerin gölgesinde kurulan yeni denklemleri, diplomatik tebessümlerin gerisindeki soğuk hesapları kim görecektir? Kim sabretmeyi bildiği kadar sert çekmeyi, müzakere etmeyi bildiği kadar hakkını müdafaa etmeyi gösterecektir? Cevap bellidir. O da Türkiye'dir.
‘CAATSA ve F-35 sürecinin yeniden ele alınması yönünde beliren irade önemlidir’
Türkiye, makroda yalnızca stratejik konumuyla değil, tarihî birikimi, devlet tecrübesi, siyasi iradesi ve millî kudretiyle yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri hâline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin eriştiği siyasi ve stratejik seviye, Ankara Zirvesi'nde bir kez daha tebarüz etmiştir. Bugün NATO yeni bir devrin şafağındadır. Bu devir yalnızca savunma bütçelerinin sağına sıfırların eklenip rakamların büyütüldüğü bir devir değildir. Bu devir, kâğıttaki taahhüdün fabrikada üretime, üretimin sahada kabiliyete, kabiliyetin caydırıcılığa, caydırıcılığın da barışın teminatına dönüşeceği yeni bir merhaledir. Böylesi bir çağda güvenlik yalnızca bütçenin büyüklüğüyle değil, o bütçeyi kabiliyete çevirecek üretim sürekliliğiyle ölçülecektir. Bugün NATO'nun önündeki mevzu aslında budur. İttifak bu yeni güvenlik çağının idrakine varmış mıdır? Külfet ve yük paylaşımını gerçek bir adalet zeminine oturtacak mıdır? Savunma sanayiini birkaç ülkenin imtiyazlı alanı gibi görmekten vazgeçecek midir? Müttefikler arasında örtülü ambargo, lisans kısıtlaması, siyasi blokaj ve tedarik engeli gibi ittifak hukukunu yaralayan çelişkileri ortadan kaldırabilecek midir? Ankara Zirvesi işte bu soruları NATO'nun önüne koymuştur.
Sayın Cumhurbaşkanımızın savunma sanayi kısıtlamalarının sona erdirilmesine dair çağrısı, Ankara Zirvesi'nin başlıca ikazlarından biridir. CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 sürecinin yeniden ele alınması yönünde beliren irade önemlidir. Ancak üzerinde durmamız gereken husus, Türkiye'nin yıllardır karşı karşıya bırakıldığı haksız muamelenin ittifak düzeninde meydana getirdiği itimat aşınmasını gidermektir. Zira Türkiye'nin sahadaki fedakârlığını kabul edip savunma kabiliyetini siyasi hesapların konusu yapmak akıl kârı değildir.
Şayet bugün şanlı Türk Silahlı Kuvvetlerinin harp envanterinde yerli ve millî üretim oranımız yüzde 80'leri aşıp muazzam bir şahlanışa dönüşmüşse, bu görkemli tablo milletimize dayatılan esaret cenderesinin nasıl parçalandığının resmidir. Bu sebeple Türkiye namına bu saatten sonra atılacak her olumlu adım bir lütuf değil, geç de olsa güç de olsa hakkaniyet ve hakikat ibresinin yerini bulmasıdır.
‘İMECE, Gök Kubbe'yi yaran KAAN'ın çelik kanatlarında vücut bulan irade’
Değerli milletvekilleri, yeni güvenlik çağının en dikkat çekici taraflarından biri de uzay, siber veri ve istihbarat boyutunun artık savunmanın ayrılmaz bir parçası hâline gelmesidir. Bu bakımdan İMECE başlığı son derece anlamlıdır. İMECE'nin NATO'nun uzay ufkunda yeni bir kabiliyet olarak gündeme gelmesi, Türkiye'nin savunmayı yalnızca karada, denizde ve havada değil, uzayda da düşünen bir devlet aklına ulaştığını göstermektedir. İMECE, Türk mühendisinin mavi gökleri aşan kabiliyeti, semaların ötesini görüp feza karanlığını al bayrağımızla aydınlatmayı düşünen Millî Teknoloji Hamlesi'nin eseridir. Uzayın zifiri karanlığını delip geçen İMECE, Gök Kubbe'yi yaran KAAN'ın çelik kanatlarında vücut bulan irade. Yerli ve millî savunma davamızın insansız muharebe sahasındaki öncüsü KIZILELMA. Göklerdeki yeni nizamın habercileri AKINCI ve AKSUNGUR. Mavi Vatan'ın engin sularında tüm heybetiyle süzülen TCG Anadolu ve MİLGEM şaheserleri. Karada düşmanın yüreğine korku salan Altay tankımız. Tehditleri berhava eden Tayfun ve Bora füzelerimiz. Vatan sathını uçtan uca saran Çelik Kubbe'nin kilit taşları olan Siper ve Hisar sistemlerimiz. Karada, denizde, havada ve uzayda hükümranlık haklarımızın tavizsiz muhafızlarıdır. Böylesine devasa bir envantere elbette kolay ulaşmadık. Can Azerbaycan'ın merhum şairi Hüseyin Cavid'in dizelerinde ifade ettiği gibi. "Her karanlıkta çırpınır bir nur. Her hakikatte bir hayal uyur." Karşımızdaki bu muzaffer tablo, karanlıkta çırpınan nurun seher vaktiyle kavuşmasının, sabırla büyüyen hayallerin çelikten hakikatlere dönüşmesinin adıdır.
Ülke imkânsız denileni başardıktan sonra "Otur, izle." dediğimiz noktada yedi düvele seyrettirdiğimiz nihai utkudur. Yıllarca ilmek ilmek dokunan o vakur sabrın, ambargoların paslı prangalarını söküp atan Türk mühendislerimizin keskin zekâlarının, savunma sanayiinde ter döken işçilerimizin emeklerinin bereketli mahsulüdür. Atalarımızın dediği gibi, kimi komşular insanı mal sahibi yapar. Savunma sanayiindeki bu emsalsiz şahlanışın kökleri doğrudan doğruya maruz kaldığımız tarihî dayatmaların o çetin tecrübelerinde aranmalıdır. Kıbrıs Barış Harekâtı'nın hemen ardından boynumuza dolanmak istenen ambargo kemerleri, terörle mücadelede sahnelenen o iki yüzlü diplomasi, F-35 dehlizlerinde kurulan sinsi tuzaklar ve CAATSA yaptırımlarıyla örülen suni duvarlar asil milletimize kendi göbeğini kesmekten başka hiçbir yol bırakmamıştır.
'İran'ın hürmüz boğazı'nı kapatma kararı saldırganlık başlığı aştında değerlendirilmemeli'
NATO Ankara Zirvesi müzakerelere devam ederken dünyanın dikkati bir anda Ankara ile Hürmüz Boğazı arasında bölünmüştür. Zirve devam ederken ABD Başkanı Donald Trump, mutabakat sürecinin kendisi için bittiğini ifade etmiştir. Bu gelişme yalnızca Washington-Tahran hattında yoğunlaşan gerilim ile nükleer program başlığı altında sarmala dönen ihtilafın ifadesi değildir.
Daha iki hafta önce bu kürsüden mutabakat sözlerine ilişkin duyduğumuz memnuniyeti, fakat temkinli yaklaştığımızı söylemiş, verilen sözün nihayete ulaşmasının önemini ifade etmiştik. Devletler arasında tesis edilen mutabakatın itibar ve bağlayıcılığına vurgu yapmıştık. Diplomasinin, barışa susamış insanlığın ağzına bir parmak bal çalmak için kullanılan geçici bir aldatmaca mı, yoksa savaşın yolunu kapatacak samimi ve kalıcı bir çözüm iradesi mi olduğunu sormuştuk. Henüz kısa bir süre önce bölgeye umut veren, çatışmanın ateşini kesen ve nihai anlaşmaya ulaşılması için bir takvim ortaya koyan mutabakatın daha bir ay geçmeden etkisizleştirilmesi, ardından İran topraklarının yeniden bombalanması, barış ihtimaline duyulan güveni sarsmıştır. Burada hadiselerin sırasını tersine çevirmemek lazımdır. İran, mutabakatın tarafıyken saldırıya uğramıştır. İran şehirleri bombalanmış, İran vatandaşları hayatlarını kaybetmiş, ülkenin egemenlik sahası askerî müdahalenin hedefi olmuştur. Bu gerçek görmezden gelinerek, Tahran yönetiminin Hürmüz Boğazı'nı kapatma yönünde daha sonra aldığı kararları, öncesinde hiçbir gelişme yaşanmamış gibi müstakil bir saldırganlık başlığı altında değerlendirmek doğru, hakkaniyetli ve vicdanlı bir yaklaşım olmayacaktır.
'güvenlik kaygısı bölgemizde kriz gerekçesi yapılamaz'
Sebep sonuç ilişkisini tersine çevirip sonucu sebep gibi göstermek, hakikati baş aşağı çevirmekten başka bir anlam taşımayacaktır. İran'ın ülkesine yönelen saldırılar karşısında güvenliğini koruma, egemenlik haklarını müdafaa etme ve milletinin can emniyetini sağlama hakkı vardır. Hiçbir devlet, imza attığı mutabakatın kendisini koruyacağına inanırken ansızın bombalanmayı sineye çekmek mecburiyetinde değildir. Hiçbir millet, topraklarına düşen bombaları sükûnet telkinleriyle karşılamak zorunda değildir. İran'dan itidal bekleyenlerin öncelikle İran'ı hedef alan askerî müdahalenin hangi meşru gerekçeyle bağdaştığını izah etmeleri gerekmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'ın nükleer programı, bölgedeki askerî faaliyetleri ve Hürmüz Boğazı'ndaki gemilerin emniyetiyle ilgili kaygılarının olması elbette tabiidir. Bu kaygıların müzakere masasında ele alınması, denetlenebilir hükümlere bağlanması ve karşılıklı güvencelerle giderilmesi mümkündür. Nitekim varılan mutabakatın maksadı da budur. Ancak güvenlik kaygısı, bölgemizde daha büyük bir kriz ve kaos meydana getirmenin gerekçesi yapılamaz. Devletler arası münasebetler, bir gün geçerli sayılıp ertesi gün keyfî gerekçelerle hükümsüz ilan edilen şahsî tasarruflarla değil, ahde vefa ilkesiyle yürütülür.
‘Mutabakat bir şahsın değil, devletin taahhüdüdür’
ABD Başkanı'nın "Mutabakat benim için bitti." açıklaması bu nedenle sorunludur. Mutabakat bir şahsın değil, devletin taahhüdüdür. İran'la bugün varılan mutabakatın yarın kolaylıkla terk edilmesi yalnızca Tahran'ın değil, gelecekte Washington'da masaya oturacak bütün başkentlerin zihninde aynı soruyu doğuracaktır. Buhran kazanı ne zaman yeniden kaynamaya başlayacaktır? Kargaşanın fitili hangi bahaneyle tekrar ateşlenecektir? Müzakere masasının altına döşenen saatli bomba ne zaman infilak edecektir? Barış ümidi hangi hesap uğruna bir kez daha kursaklarda bırakılacaktır? Bu sorular cevapsız bırakılamaz.
Üstelik söz konusu açıklamanın NATO Zirvesi sırasında yapılması da başlı başına düşündürücüdür. NATO'nun caydırıcılığı yalnızca askerî envanterin büyüklüğüne, savunma harcamalarının miktarına veya hareket kabiliyetinin genişliğine dayanmaz. İttifakın gerçek kuvveti, üyelerinin sözüne duyulan güvene, alınan kararların öngörülebilirliğine ve müttefiklik hukukunun muhafazasına dayanır. Uluslararası bir mutabakatın süratle terk edildiği, askerî müdahalenin müzakerenin önüne geçtiği bir vasatta, aynı anda ittifak hukukundan, karşılıklı güvenceden ve müşterek güvenlikten söz etmek ciddi bir çelişki doğuracaktır. Bir taraftan müttefiklere uzun vadeli taahhütler verilirken, diğer taraftan birkaç hafta önce imzalanan bir mutabakatın sona erdiğinin açıklanması, kaçınılmaz olarak güven meselesini gündeme taşıyacaktır.
'Türkiye barıştan yana tavrını sürdürecek'
Amerika Birleşik Devletleri askerî müdahalenin müzakereyle bağdaşmayan sonuçlarını görmeli ve verdiği taahhütlerin gereğine dönmelidir. İran da Hürmüz'deki geçişlerin yeniden emniyet içinde yürütülmesini sağlamalıdır. Hürmüz'den yükselen gerilim daha büyük bir felakete dönüşmeden durdurulmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da barıştan yana tavrını kararlılıkla sürdürecek ve bölgesel istikrarın korunması adına üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam edecektir. Unutmayalım ki savaşın kazananı olmadığı gibi, verilen söze sadakatin de kaybedeni olmayacaktır.
Ukrayna sahasından Karadeniz'e, Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Doğu Akdeniz'den Orta Doğu'ya kadar uzanan geniş jeopolitik kuşakta Türkiye'nin bulunmadığı hiçbir güvenlik denklemi kalıcı olamayacaktır. Türkiye'nin hesaba katılmadığı hiçbir enerji koridoru sürdürülebilir olamayacaktır. Türkiye'nin dışarıda bırakıldığı hiçbir bölgesel istikrar projesi başarıya ulaşamayacaktır. Bu durum bir temenni değil. Değişen dünyanın ortaya çıkardığı stratejik bir gerçektir. Ne var ki Avrupa Birliği uzun yıllardır bu gerçeği görmek yerine günü kurtaran siyasi reflekslerle hareket etmeyi tercih etmiştir. Türkiye'nin üyelik süreci teknik kriterlerden çok siyasi önyargılarla değerlendirilmiştir. Açılması gereken fasıllar bloke edilmiş, yerine getirilmesi gereken yükümlülükler ertelenmiş, verilen sözler tutulmamış, Türkiye'nin haklı beklentileri sürekli başka gündemlerin gölgesinde bırakılmıştır. Bu yaklaşım yalnızca Türkiye'ye değil, Avrupa'ya da zarar vermiştir. Çünkü Avrupa Birliği, Türkiye'yi bekleme odalarında tutarken kendi stratejik ufkunu daraltmıştır.
Türkiye'yi dışarıda bırakarak Avrupa'nın daha güçlü olacağını düşünenler, bugün karşı karşıya kaldıkları güvenlik ve istikrar sorunlarına dönüp bakmalıdır. Sorulması gereken sorular şunlardır. Türkiye'nin dışlandığı yıllar Avrupa'ya ne kazandırmıştır? Göç krizleri mi çözülmüştür? Enerji güvenliği mi sağlanmıştır? Savunma kapasitesi mi güçlenmiştir? Jeopolitik kırılganlıklar mı ortadan kalkmıştır? Bunların hiçbirisi gerçekleşmemiştir. Aksine Avrupa her geçen gün daha fazla stratejik belirsizlikle karşı karşıya kalmıştır. Bu nedenle Türkiye'nin Avrupa Birliği süreci artık yalnızca üyelik müzakereleri başlığı altında ele alınabilecek bir mesele olmaktan çıkmıştır. Mesele, Avrupa'nın kendi geleceğini nasıl tasavvur ettiğidir. Mesele, Avrupa'nın jeopolitik gerçeklerle yüzleşip yüzleşemeyeceğidir. Mesele, Avrupa'nın stratejik aklıyla ideolojik önyargılar arasında hangi tercihi yapacağıdır.
‘15 Temmuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin içeriden çökertilme teşebbüsüdür’
Yarın Türk milletinin istiklal ve istikbal iradesine yöneltilen en vahim saldırılardan birinin bertaraf edilişinin 10. yıl dönümünü idrak edeceğiz. Yarın, 15 Temmuz Demokrasi ve Millî Birlik Günü'nün onuncu seneidevriyesidir. Aradan geçen 10 yılın ardından görüyoruz ki 15 Temmuz yalnızca bir gecenin, yalnızca bir kalkışmanın, yalnızca bir darbe teşebbüsünün adı değildir. 15 Temmuz, Türk milletinin tarih boyunca verdiği bağımsızlık mücadelesinin son halkalarından biridir. 15 Temmuz yalnızca tankların sokağa çıktığı, savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı, silahların milletimize çevrildiği bir ihanet gecesi de değildir.
15 Temmuz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin içeriden çökertilmek, millî egemenliğinin gasp edilmek ve Türk milletinin iradesinin zincire vurulmak istendiği çok katmanlı bir işgal teşebbüsüdür. Bu nedenle 15 Temmuz'u doğru okumak yalnızca geçmişi anlamak bakımından değil, geleceği korumak bakımından da millî bir mecburiyettir. Çünkü 15 Temmuz'u sadece bir darbe olarak tarif edemeyiz. 15 Temmuz'u yalnızca FETÖ'nün kalkışması olarak değerlendirmek yetersizdir. 15 Temmuz, Çanakkale'yi geçemeyenlerin başka yollar aramasıdır. 15 Temmuz, Millî Mücadele'de hedeflerine ulaşamayanların içeriden çözme teşebbüsüdür. 15 Temmuz, Sevr'i kabul ettiremeyenlerin farklı yöntemlerle aynı hedefe ulaşma arayışıdır. 15 Temmuz, Türk milletinin bağımsız yaşama iradesine karşı yürütülen uzun ve karanlık mücadelenin yeni bir cephesidir.
‘Bu millet devletini terör örgütlerine teslim etmez’
FETÖ denilen ihanet yapısı ise bu karanlık hesabın yalnızca taşeronu ve sahaya sürülmüş kirli bir maşasıdır. Bu habis örgüt yıllarca eğitim kisvesi altında büyümüştür. Hizmet söylemi altında kadrolaşmıştır. İnanç istismarıyla taraftar devşirmiştir. Hayır görüntüsü altında ihanet biriktirmiştir. Milletimizin temiz duygularını sömürmüş, devletimizin imkânlarını kullanmış, kurumlarımızın içine sızmış ve nihayet fırsatını bulduğunu düşündüğü anda Türk devletine silah doğrultmuştur. Ne acıdır ki Türk askerinin şerefli üniformasını gasp etmişlerdir. Türk polisinin makamını istismar etmişlerdir. Türk yargısının kürsülerini kirletmişlerdir. Türk bürokrasisinin emanetini kötüye kullanmışlardır. Fakat hesap edemedikleri bir şey vardı. O da Türk milletinin karakteriydi. Türk milletinin bağımsızlık aşkıydı. Türk milletinin devletine olan sadakatiydi. 15 Temmuz gecesi milletimiz yalnızca bir darbeyi durdurmamıştır. Her biri vicdanının sesini dinlemiştir. Her biri millet olmanın şuuruyla davranmıştır. Her biri vatan söz konusu olduğunda gerisinin teferruat olduğunu göstermiştir. Tankın karşısına çıkan bu şuurdur. Kurşunların üzerine yürüyen bu şuurdur. Bombalanan Gazi Meclisi terk etmeyen bu şuurdur. Meydanları dolduran bu şuurdur. Şehadeti göze alan bu şuurdur. Türk milleti o gece bir kez daha tarih yazmıştır ve tarihe şu notu düşmüştür. Bu millet esir yaşamaz. Bu millet teslim olmaz. Bu millet iradesini vesayet odaklarına bırakmaz. Bu millet devletini terör örgütlerine teslim etmez.
15 Temmuz'un bize verdiği derslerden biri de şudur. Türkiye'nin bekası günlük siyasi hesapların üzerindedir. Devletin varlığı geçici tartışmaların üzerindedir. Millî güvenlik partiler üstü bir konudur. Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı her türlü görüş ayrılığının üzerindedir. Milliyetçi Hareket Partisi'nin yarım asrı aşan siyasi mücadelesi de işte bu anlayış üzerine kurulmuştur. Bizim için devlet ebed müddet ülküsü bir slogan değildir. Bizim için millî birlik ve kardeşlik yalnızca siyasi bir söylem değildir. Bizim için Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası günlük hesaplara kurban edilemeyecek büyük bir emanettir."
