reklam
reklam
"Haberin İşçisi"
İstanbul
Açık
10°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
43,6396 %0.02
51,9149 %-0.04
7.149,19 % 1,31
2.905.869 %-4.7
İşçi Haber Gündem Sinemada erkeklik temsili: Hegemonik imgeden kimlik krizine

Sinemada erkeklik temsili: Hegemonik imgeden kimlik krizine

Türk sineması, erkeklik temsilini toplumsal değişimlerin aynasında yeniden kurguluyor. Geleneksel “güçlü ve otoriter erkek” imgesinden “kimlik arayışı içindeki erkek” figürüne uzanan bu dönüşüm, ataerkil yapının sinemadaki yansımalarını görünür kılıyor. Erkek karakterler artık yalnızca kahraman ya da aile reisi değil; duygularıyla, kırılganlıklarıyla ve değişen toplumsal rollerle birlikte yeniden tanımlanıyor. Bu dönüşüm, sinemanın toplumsal cinsiyet algılarını nasıl yeniden ürettiğini sorgulatan güçlü bir yansıma sunuyor.

Okunma Süresi: 5 dk

Türk sineması, toplumsal değişimin en görünür aynalarından biri olarak, erkeklik algısını dönemin kültürel, ekonomik ve politik yapılarıyla birlikte yeniden şekillendirmiştir.

Erkek karakterin sinemadaki temsili, sadece bireysel bir kimlik meselesi değil, aynı zamanda toplumun değerler sisteminin ve iktidar ilişkilerinin yansımasıdır.

Bugün sinemada erkekliğe bakmak, aslında Türkiye’de “erkek olma hâli”nin geçirdiği dönüşümü okumak anlamına geliyor.

Toplumsal Cinsiyetin İnşası ve Sinemada Erkekliğin Öğrenilmesi

Toplumsal cinsiyet, biyolojik farklardan değil, kültürel süreçlerden doğan bir inşadır. Connell (2019) ve Stoller (1968) gibi teorisyenler, erkekliğin doğuştan gelen bir özellik olmadığını; çocuklukta, aile içinde, okulda ve medya aracılığıyla öğrenilen bir kimlik olduğunu belirtir. Bu kuramsal yaklaşım, sinemada erkekliğin yalnızca karakterlerin davranışlarıyla değil, filmlerin anlatı yapısıyla da inşa edildiğini gösterir.

Türk sinemasında erkeklik, uzun yıllar boyunca “otorite kuran, koruyucu, akılcı ve dış dünyayla ilişki kuran özne” biçiminde temsil edilmiştir. Bu temsil, hegemonik erkeklik kavramının da temelini oluşturur. Toplumda egemen olan erkeklik modeli, yalnızca erkekler tarafından değil, kadınlar ve diğer toplumsal kurumlar tarafından da onaylanır ve yeniden üretilir. Dolayısıyla sinemadaki erkek imgesi, bireysel bir varoluşun değil, kültürel olarak desteklenen bir “erkeklik normunun” temsilidir.

Yeşilçam Dönemi: Güçlü Baba ve Kahraman Erkek İdeali

Yeşilçam sineması (1950–1980), toplumsal cinsiyet rollerinin en katı biçimde yeniden üretildiği bir dönem olarak öne çıkar. Kadın, genellikle duygusal, fedakâr ve aileye adanmış bir figürdür; erkek ise evin reisi, kamusal alanda aktif, otorite sahibi bir karakterdir. Bu temsiller, toplumsal yapının erkek lehine kurulan hiyerarşisini pekiştirir.

Araştırmacılar, bu dönemi “erkekliğin doğallaştırıldığı ve değişmez bir değer olarak sunulduğu” bir dönem olarak tanımlar.

Sinemada erkek, hem toplumu koruyan kahramandır hem de ailenin sürdürülebilirliğini sağlayan kişidir. Kadının bağımlılığı ve erkeğin güç sembolü olması, Yeşilçam anlatısının temel cinsiyet kodlarını oluşturur. Bu kodlar, erkekliğin sorgulanmadan kabul edildiği, hegemonik düzenin sinemadaki en güçlü yansımalarıdır.

Toplumsal Dönüşüm ve Erkekliğin Krizi

1980’li yıllarla birlikte Türkiye’de ekonomik liberalizasyon, şehirleşme, işsizlik, göç ve eğitimdeki değişimler toplumsal cinsiyet rollerini doğrudan etkiledi. Kadınların kamusal alanda daha görünür hale gelmesi, erkekliğin “doğal üstünlüğü” fikrini sarsmaya başladı. Bu dönemde erkeklik, artık sorgulanabilir bir kavram hâline geldi.

Erkekler, hem ekonomik gücün zayıflaması hem de aile içindeki otoritenin çözülmesiyle birlikte kimliksel bir bocalama yaşadı. Sinemada bu durum, otoriter baba figüründen uzak, duygusal olarak kırılgan, bazen de yönünü kaybetmiş erkek karakterlerle temsil edilmeye başlandı. 

Bu değişim, yalnızca bireysel bir ruh hâli değil; aynı zamanda hegemonik erkekliğin çözülüş sürecinin sinemadaki karşılığıydı.

Yeni Türk Sineması ve Erkekliğin Yeniden İnşası

1990’lardan itibaren “Yeni Türk Sineması” olarak adlandırılan dönemde erkeklik temsilleri radikal biçimde değişti. Connell’in hegemonik erkeklik kuramı, bu değişimi açıklamak için sıklıkla başvurulan bir çerçeve oldu. Artık filmlerde erkek, yalnızca güçlü ya da kahraman değil; aynı zamanda çaresiz, yalnız, suçluluk duyan, kendi kimliğiyle hesaplaşan bir figür olarak görünür.

Bu dönemdeki erkek karakterler, toplumsal düzenin onlardan beklediği rolleri yerine getiremez hale gelir ve erkekliğin bu yeni hâli “iktidarın taşıyıcısı olmaktan çok, iktidar kaybının tanığı” olarak nitelenir.  Sinemada erkek artık baba figürüyle değil, kendi içsel çatışmasıyla tanımlanır. Yani erkeklik, temsil edilen değil, sorgulanan bir kimlik hâline gelmiştir.

Modernleşme ve Erkekliğin İkilemi

2000’li yıllarda Türk sinemasında erkeklik, çoğunlukla feodal değerlerle modern yaşam arasındaki sıkışmışlık üzerinden ele alınmıştır. Bu çelişki, bireysel kimliğini kurmaya çalışan erkek karakterlerin toplumsal baskılar altında ezilmesine yol açar. Erkek bir yandan özgürleşmek ister, öte yandan geleneksel rolleri terk edemez.

Sinemada bu ikilem, aile içi ilişkiler, baba-oğul çatışmaları, ekonomik zorluklar ve sınıfsal gerilimler üzerinden görünür olur. Erkeklik artık sabit bir kimlik değil, toplumsal koşullara göre değişen bir süreçtir. Bu süreçte erkek, ne geçmişin güçlü figürüne tam anlamıyla dönebilir, ne de modern dünyanın duygusal eşitliğini kurabilir. Sonuçta sinema, erkekliğin hem krizini hem de dönüşümünü anlatan bir sahneye dönüşür.

Toplumsal Cinsiyet ve Sinemada Yeniden Üretim

Sinema yalnızca mevcut toplumsal rolleri yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda bu rolleri izleyicinin zihninde yeniden kurar. Erkekliğin sinemadaki temsili, bireylerin kendilerini nasıl tanımladıklarıyla da doğrudan ilişkilidir.

Erkekliğin sürekli güçlü, sabırlı ve dayanıklı gösterilmesi, bu nitelikleri norm haline getirir; dolayısıyla erkekler bu normların dışına çıktıklarında “eksik” hissederler. Bu durum, hem erken dönem sinemada hem de modern filmlerde farklı biçimlerde sürmüştür. 

Yeşilçam’da kahramanlıkla, 2000’ler sonrası filmlerde ise duygusal bastırmayla görünür olan erkeklik normları, toplumsal bir denetim biçimi olarak varlığını sürdürür. Dolayısıyla sinema, sadece bir sanat alanı değil; erkekliğin sosyal düzen içinde nasıl yeniden tanımlandığını gösteren bir laboratuvar işlevi de görür. 

Erkekliğin ve Sinemanın Dönüşümü

Türk sineması, erkeklik temsilleri üzerinden Türkiye’nin toplumsal değişim hikâyesini de anlatır. Yeşilçam’ın kahraman erkeklerinden Yeni Türk Sineması’nın kırılgan bireylerine uzanan süreç, ataerkil sistemin çözülme sürecinin de sinematografik bir yansımasıdır.

Bugün sinemada erkeklik, artık sabit bir güç imgesi değil; sorgulanan, değişen, yeniden tanımlanan bir kimliktir. Bu kimliğin dönüşümü, sadece erkeklerin hikâyesi değil; toplumsal yapının, iktidarın ve cinsiyet rollerinin dönüşümüdür. 

Sinemada erkekliğe bakmak, Türkiye’nin kültürel ve ideolojik dönüşümünü anlamak için güçlü bir mercek sunmaya devam ediyor.

Kaynak: Türk sinemasında erkekliğin dönüşümü ve erkeklik krizine ilişkin bir analiz - Elanur Yılmaz, İbrahim Etem Zinderen - DergiPark

Türk sinemasında feodal aile yapısı içerisinde erkek kimliğinin inşası - Nergiz Karadaş

Türk sinemasında toplumsal cinsiyet rollerinin temsili: Şendul Şaban (Kartal Tibet, 1985) örneği - Hasan Akpulat