Cinsiyet, Kadın ve Erkek olarak ikiye ayrılır ve cinsiyet; biyolojik olarak birbirinden farklı insan türüne denir. Bu biyolojik veya fizyolojik özelliklerinden kaynakla bu iki grup birbirinden tamamen ayrılarak zamanla kalıplaşma oluşmaya başlamıştır. Bu kalıplaşmadan kadınlarda nasibini alarak toplum tarafından cinsiyet ayrımcılığına maruz kalmıştır.
Toplumsal cinsiyet “toplumsal olarak kurgulanmış kadınlık ve erkeklik kalıbıdır.” Bu kalıplar toplum tarafından yeni bir bakış açısı getirmiş ve kadını ikinci sınıf haline getirmiştir. Örneğin bazı bölgelerde kadının erkek çocuk doğuramadığı için sebebinin kadın sayılması gibi….
Toplumda kadına uygun görülen veyahut görülmeyen roller her toplumda değişkenlik gösterir. Yasalar önünde kadın-erkek eşit haklara sahip olmasına rağmen dünden bugüne gözle görülür bir şekilde bu hakların yeterli olmadığını gözler önüne seriyor. Neden mi?
Toplumda kadına biçilen görev ya da sorumlulukların temeli eşitsizliğe dayalıdır. Toplumun oluşturduğu algı yönetimine göre; kadınların erkeklere kıyasla daha güçsüz ve değersiz görülmesi ve ayrımcılığa yol açan “gelenekselci yaklaşımlar” kız çocuğunun eğitiminden tut yolda nasıl yürümesi gerektiğine kadar belirlemesine neden olur.
Erkekler kadınları fiziki açıdan yeterli görmeyip sırf kaslarının güçsüzlüğünden dolayı daha kırılgan ve naif bir varlık olarak görmüşlerdir. Bu iki cins arasındaki fiziksel güç dengesizliği erkeğe daha fazla özgürlük ve bireysellik sağlarken kadını erkeğe muhtaç hale getirmiştir.
Kadın Nedir?
Kadın doğurgan bir varlıktır. Bir kadını ortadan ikiye bölersen yarısı anne yarısı çocuktur. Ancak tarih boyunca’ da kadın bütün bu özelliğine rağmen dışlandığını ve horlandığını görüyoruz. Sırf cinsiyeti “kadın” olduğu için her konuda ezilen ve sömürülen kadınlar toplum tarafından baskıya maruz kalmıştır.
“Devlet adamı, din adamı, insanoğlu, eloğlu” gibi ifadelerle kadının yer bulmadığı,
“kadının namusu, kadın pazarlamak, kadın merakı” gibi ifadelerin kadını cinsel bir obje olarak gösterdiği,
“karı gibi ağlamak, evde kalan kızlar, şirret kadınlar” gibi ifadelerin kadınları küçümsediği,
“ev kadını, şefkatli anneler” gibi ifadelerin kadını belli rollere ittiği,
“kadın milletvekili, kadın hakları, kadın gazeteci” gibi ifadelerin kadını “ötekileştirdiği” kelimelere biraz daha yakından bakınca kolayca anlaşılabilmektedir.
“Kadının yeri erkeğinin yanı”
“Kadının dediğin….”
“Kadın çocuklarına bakmalı”
“Yuvayı dişi kuş yapar” gibi basmakalıp cümleler türkçemize yerleşmiş durumdadır. Bu ve benzeri sözlerin yıllar boyunca söylenip dilimizi yerleşmesi de bu rolleri ve algıları destekler.
Cinsiyetçi dil; cinsler arasında ilgisiz ve adaletsiz ayrımcılık yapan ifadeler olarak tanımlamıştır ve bu gibi birçok kalıplaşmış cinsiyetçi cümleler dilimize yerleşerek toplumun kadına biçtiği rolü gözle görülecek şekilde belirler.
Toplumsal cinsiyet eşitliliğin sağlanması için yapılması gereken “kalıplaşmış algı yönetimini” yıkarak, kadını sadece bir insan olarak kavrayabildiğimizde ancak bu zihniyetle ortadan kaldırabiliriz. Toplumun kadına biçtiği rolü ortadan kaldırabilmek için sadece bu zihniyetle sınırlı kalmayarak kızların eğitiminden tutun “erkek” kavramının yüceltilmesine son verilmesi gerekiyor.
Erkeklere bu eşitsizliği dayatılmadan verilen bir eğitimin toplumsal eşitlilik adına önemli olabileceğiniz düşünüyorum. Erkeklerin sünnetinin yüceltilip, kız çocuklarının regli gününün ayıp olarak gösterilmesi bu eşitsizliğe davet çıkartır.
Unutmayın!
Toplumun kadına biçtiği rolü sadece ve sadece kadınların önüne çıkartılan engelleri kaldırarak ya da ambargo koymayarak sağlayabiliriz. 'Erkektir yapar' ya da 'kadın dediğin... ' gibi ayrımcılığa sürükleten kelimelerden uzaklaşarak ve bu zihniyetten vazgeçip kadınların eşit bir birey olarak kabul ederek toplumda kadın hak ettiği yere gelebilir.
Her zaman ne istediğini bilen, erkeğinin ardında ona destek veren, çocuklarının başında koruyup kollayan kadınların Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun…
