reklam
reklam
"Haberin İşçisi"
İstanbul
Parçalı bulutlu
6°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
43,6075 %0.03
51,9694 %-0.06
7.051,50 % -0,94
3.028.634 %-2.095
İşçi Haber Gündem Sedat Peker’den Rojin Kabaiş cinayeti için 25 milyon TL ödül vaadi

Sedat Peker’den Rojin Kabaiş cinayeti için 25 milyon TL ödül vaadi

Sedat Peker, Sözcü yazarı Saygı Öztürk’e yaptığı açıklamada, Rojin Kabaiş’in intihar etmediğini, birden fazla kişi tarafından tecavüze uğrayıp öldürüldüğünü savundu. Cinayeti aydınlatacak bilgi, belge ve delil getirenlere 25 milyon TL vaat eden Peker, Meclis’te adının “adalet sağlayan kişi” olarak anılmasından rahatsız olduğunu söyledi.

Okunma Süresi: 12 dk

Sözcü yazarı Saygı Öztürk’e konuşan Sedat Peker, genç yaşta şüpheli şekilde hayatını kaybeden Rojin Kabaiş’in öldürüldüğüne inandığını söyleyerek, cinayetin aydınlatılmasını sağlayacak bilgi, belge ve delil getirenlere “25 milyon Türk Lirası” vaat ettiğini açıkladı. Peker, siyasette adının “adalet sağlayan kişi” olarak anılmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirirken, hem geçmişte çektiği videolara hem de “yeni nesil mafya” ve kartel uyarılarına ilişkin dikkat çeken değerlendirmeler yaptı.

Devleti küçülten sözlere tepki

Peker, uzun süredir paylaşım yapmamasına rağmen adının siyasette ve parlamentoda sık sık gündeme gelmesiyle ilgili soruya, “Bu konuda söyleyeceğim tek şey, çok üzgün olduğumdur” diyerek başladı ve özellikle Meclis’teki tartışmalarda kendisi üzerinden yapılan çıkışların devleti zedelediğini savundu.

Siyasi partilerin birbirlerini sıkıştırmak için başka yollar bulması gerektiğini vurgulayan Peker, devleti “okyanus”, kendisini ise “o okyanusun yanındaki su damlası” olarak gördüğünü ifade etti ve siyasetçilere, devletin ağırlığını hafife alan dil ve manevralardan uzak durma çağrısında bulundu:

“Siyasi partilerin birbirlerini sıkıştırmak için başka argümanlar üretmelerinin daha doğru olacağını düşünüyorum. Siyasiler ülke tarihinde gelip geçicidir. Ebed müddet olan devlettir. Yaşadığımız coğrafyanın neresi olduğunu bu sözleri söyleyenler bence maalesef ki unutmuşlar.

Devleti, ülkemizde yaşayan insanlarımızın ayrıca da düşmanlarımızın gözünde küçük düşürecek bu tip siyasi manevralardan uzak durmak gerektiğine inanıyorum. Orta Doğu coğrafyası dünyanın en kaygan coğrafyasıdır. Bu tip hatalara düşen milletler bu coğrafyada varlıklarını sürdürebilme şansını kaybedip yok olup gitmişlerdir.

Daha önce yine bu tip yazılar kamuoyuna yansıdığında ben de herkes gibi annemin babamın çocuğuyum, fakat bundan daha önce kendimi devletin çocuğu olarak görürüm ve buna tüm kalbimle inanırım demiştim.

Gençliğimin ilk yıllarında kendime ait olan şu sözü her zaman baş ucumda bulundururdum: ‘Bir insanın onuru; vatandaşı olduğu devletin, mensubu olduğu milletin yüceliği ile eşdeğerdedir.’

Gençlik yıllarında bu öğretiyi beyninde oluşturmuş şahsıma devletimizle ilgili bu tip sözlerin söylenmesi benim açımdan çok üzüntü vericidir. Ben Yüce Türk Devletini okyanus olarak görür, kendimi ise Yüce Devletimizin yanında bir su damlası olarak kabul ederim.”

Peker, bu nedenle, muhalefet sıralarından gelen “Ülkede adaleti Sedat Peker sağlıyor”, “Devlet acze düşünce Sedat Peker devreye giriyor” şeklindeki çıkışların, kendisinden çok devletin itibarını zedelediğini savundu.

Rojin Kabaiş cinayetini aydınlatana 25 milyon TL

Röportajın en çarpıcı bölümü, Rojin Kabaiş’in şüpheli ölümüyle ilgili soruya verdiği yanıttı. Kendisine, Rojin dosyasına “dahil olacağı” yönündeki haberler sorulan Peker, olayı ilk duyduğunda “kız evlat babası olarak derinden sarsıldığını” söyledi.

Peker, X platformu üzerinden kendisine ulaşan Vanlı Özcan Bayram’ın, Rojin cinayetiyle ilgili çalışmaları nedeniyle kendi adı kullanılarak tehdit edildiğini, aracının kurşunlandığını anlattığını, bunun üzerine Türkiye’deki bazı yakınlarına talimat vererek tehdit eden kişinin kimliğine ulaşmaya çalıştığını belirtti. Tehditte bulunan kişiye de “Rojin’in intihar etmediğine, öldürüldüğüne inandığını” iletip, bu konulardan uzak durması yönünde uyarı mesajı gönderttiğini ifade etti.

Peker, ardından Rojin Kabaiş’in ailesiyle temasa geçtiğini, avukatı Ersan Barkın aracılığıyla baba Nizamettin Kabaiş’le görüştüğünü, kendilerine “cinayetin aydınlatılması için elinden gelen katkıyı vermeye hazır olduğunu” ilettiğini söyledi. İkinci Adli Tıp raporunun ardından olayın mahiyetinin netleştiğini savunarak, Rojin’in intihar etmediğini, birden fazla kişi tarafından cinsel saldırıya uğrayıp öldürüldüğünü iddia etti.

Bu çerçevede Peker, Türkiye kamuoyuna yüksek sesle şöyle bir çağrı yaptı:

“Saygı abi, her şeyden önce ben kız evlat babasıyım. Bu olayı ilk duyduğum zaman çok üzülmüştüm. Daha sonrasında ise Özcan Bayram isimli Vanlı bir arkadaşımız X platformu üzerinden bana mesaj yazarak ‘Rojin cinayetiyle ilgili araştırma yapıp yazı yazdığımızdan dolayı sizin adınız kullanılarak tehdit ediliyoruz. Ayrıca arabamı kurşunladılar’ dedi. Ben de Türkiye’den bir iki kardeşime ‘Bu arkadaşla irtibat kurun. Tehdit eden şahıs kimmiş öğrenin’ dedim. Tehdit eden kişinin bilgilerini aldıktan sonra bu şahısa ortak bir dostumuz vasıtasıyla haber yolladım.

Rojin kardeşimizin intihar etmediğine, öldürüldüğüne inandığımı söyledim. Bir daha bu konulara karışmaması yönünde de kendisini uyardım. Sonrasında Rojin kardeşimizin öldürülmesi olayına dahil olmam gerektiğine karar verdim.

Rojin kardeşimizin babasına ulaşması için avukatım olan Ersan Barkın’a ricada bulundum. Kendisinden Rojin kardeşimizin cinayetinin aydınlatılabilmesi için ailenin yanında olduğumuzu, eğer elimden bir şeyler gelirse katkı sağlamak istediğimi söyledim. Kendileri sağ olsunlar olur verdiler, uygun gördüler.

Zaten ikinci adli tıp raporu çıktıktan sonrasında şüpheye yer bırakılmayacak şekilde Rojin kardeşimizin birden fazla insan tarafından tecavüze uğrayıp katledildiği tam olarak anlaşıldı.

Rojin kardeşimizin babası Nizamettin Bey en başından itibaren bu olayı bilenlerin üniversiteden atılma korkusuyla ya da çalıştıkları işten atılma korkusuyla ya da başlarına bir şey gelir endişesiyle konuşamadıklarını söylüyordu röportajlarında.

Saygı abi, sizinle yapmış olduğum bu röportaj vasıtasıyla Türkiye kamuoyuna şunu açıkça söylemek isterim: Rojin kardeşimizin cinayetini aydınlatacak bilgi, belge ve delili kim sağlarsa kendisine 25 milyon Türk Lirası tarafımdan hediye olarak verilecektir.

Eğer öğrencilerse üniversiteden atılmayı sorun etmesinler. Bu parayla dünyanın en iyi üniversitelerinde okuyabilirler. Eğer ki çalıştıkları yerden (üniversite) atılacaklarını düşünüyorlarsa, bu parayla kendilerine yeni bir düzen rahatlıkla kurabilirler.

Eğer ki canlarına bir zeval geleceğini düşünüyorlarsa onlara şunu söylemek isterim: Türk polisi, jandarması onları mutlaka korur. Ancak bunun ötesinde bu ülkenin namuslu her ferdi gibi ben de bu bilgiyi verenleri korumak için sahip olduğum tüm imkânları seferber ederim.

Sosyal medyada Rojin kardeşimizin öldürülmesiyle ilgili çok iğrenç yazılar gördüm ve de duydum. Bu korkunç olayda bile bazıları Türklük, Kürtlük yorumları yaptılar. Ahmet Minguzzi kardeşimizin katledilmesiyle ilgili karşılaştırma tarzı şeyler gördüm.

Bu zavallı insanlara söyleyeceğim tek söz, Rojin kardeşimiz gibi masumların başına gelen bu insanlık dışı olaylarda dinler, ırklar, mezhepler karşılaştırması yapılmaz. Tüm insanlığın ortak değeri olan vicdan, merhamet ve üzüntü konuşur.

Peker, bu sözlerle olayın etnik veya mezhepsel tartışmalara malzeme edilmesine tepki gösterirken, odaklanılması gerekenin Rojin’in yaşam hakkı ve adalet arayışı olduğunu vurguladı.

Videolar, yeni nesil mafya ve ‘namuslu düşmanlık’

Peker’e röportajda, 2021’de yayınladığı videolarda anlattığı birçok iddianın zaman içinde doğrulanmasına dair değerlendirmesi de soruldu. Hem iktidar hem muhalif çevrelerden “Peker’in anlattıklarının doğru çıktığı” yönünde yorumlar yapıldığının hatırlatılması üzerine, kendisinin “dostluğun da düşmanlığın da namusla yürütülmesi gerektiğine inandığını” söyledi.

Özellikle gazeteci Fatih Altaylı’nın tutuklanması sırasında takındığı tavrı örnek gösteren Peker, yıllardır aralarında ciddi sorunlar bulunmasına rağmen, Altaylı hakkında tek kelime olumsuz söz söylemediğini, tam tersine kendisine bir “geçmiş olsun mektubu” gönderdiğini anlattı:

“Saygı abi, ben dostlukların da düşmanlıkların da namusluca yapılması gerektiğine inanan bir insanım. Benim aileme haksızlık yapan insanlara karşı verdiğim mücadelede de namuslu davrandım. Ne bir eksik söyledim ne de bir fazla söyledim. Ben, tarihi kişiliklerin hayatlarını çok incelediğim için olsa gerek, düşmanlarıma karşı bile hep adil oldum. Eğer sıkılmazsanız son günlerde yaşadığım bir örnekle anlatmak isterim.

Gazeteci Sayın Fatih Altaylı tutuklandığında kendisiyle herhangi bir sebepten dolayı arası kötü olan, kendisine düşman olan ayrıca da kendisiyle arası iyi olduğu halde iktidara şirin görünmek isteyen bütün herkes Fatih Altaylı’yı kötüleyen, hakaret eden sayısız sayıda paylaşım yaptılar, kötü sözler söylediler.

Bütün herkes benim ne söyleyeceğimi bekliyordu çünkü takdir edersiniz ki hem davalık olduk hem de birçok kez karşılıklı olarak gerildik. Ancak ben hiçbir şey söylemedim. Yine sizin bu röportajınız sayesinde tüm kamuoyunun öğreneceği şu tavrı sergiledim. Kendisine bir mektup yazdım. Avukatım Ersan Barkın bu mektubu Sayın Fatih Altaylı’ya iletmek için kendisini cezaevinde ziyaret etti.

Mektubumda öncelikle geçmiş olsun dileklerimi ilettim. Aramızda çok uzun yıllardır sorunlar olduğunu, bu sorunlarda kimin haklı kimin haksız olduğunu aramadığım tarzında cümleler yazdım. 2004 yılında cezaevine girerken basında aylarca süren haksızlığa maruz kaldığımı, birçoğu tanıdığım gazeteciler oldukları halde yolladığım düzeltme yazılarını yayınlamadıklarını ancak bir tek kendisinin düzeltme hakkımı kullandırdığı için aramız her ne kadar kötü olsa da kendisine içten içe hep saygı duyduğumu söyledim.

Kendisinin dik kafalı biri olduğunu, başta ben olmak üzere kimseden bir yardım istemeyeceğini bildiğimi ancak yine de ceza yatmış biri olarak söylemek zorunda olduğumu, kendisi için yapabileceğim bir şey olursa bundan şeref duyacağımı söyledim.

Aramız kötü olsa da kendisi tutuklanınca hakkında asla kötü bir söz söylemediğimi (ben düşene vurmam) düşmanlıkların bile namusluca yapılması gerektiğine inandığımı söyledim.

Saygı abi, yaşadığım haksızlığın acısı kalbimde hiç azalmıyor. Ancak aileme karşı yapılan o saygısızlığın yakıcı nefreti içimdeyken bile asla yalan bir şey söylemedim. Çünkü benim sözlerime değer veren insanlara karşı mahcup duruma düşmem, daha da kötüsü onları bir başkalarına karşı mahcup duruma düşürmem benim için ölümden bile kötü olurdu. Aynı sözü sıkça tekrarladığımın farkındayım. Dostluklar da düşmanlıklar da namusluca yapılmalı. Ben bunu bilirim, bunu söylerim.

Peker, kendisi hakkında yapılan tartışmalarda “haklılık payı” aramadığını, ancak aile fertlerine yönelen haksızlıklar nedeniyle yaşadığı öfkeye rağmen yalan söylememeyi temel ilke haline getirdiğini ifade etti.

Röportajın son bölümünde ise Peker, “yeni nesil mafya” tartışmalarına ve Türkiye’deki sosyo-ekonomik kırılmalara ilişkin uyarılarını yineledi. Cumhuriyet sonrası süreçte, dini hassasiyetleri yüksek kesimlerin kendilerini ekonomik olarak dışlanmış hissettiklerini, laik kesimin ise kendi zengin ve kadrolarını yarattığı inancının yaygınlaştığını anlattı. Ardından, uzun süren iktidarlar boyunca bu kez dindar kesimlerin kendi ekonomik ve bürokratik ağlarını kurmaya çalıştığını, ülkenin ise daha derin bir sınıfsal ayrışmaya sürüklendiğini savundu.

Peker’e göre asıl kırılma, “nesiller boyu fakir kalan ve tek önceliği insan gibi yaşamak olan geniş kitlelerde” yaşanıyor. Bu kitlelerin ne “çok dindar” ne de “çok laik” kimlikle kendini tanımladığını, zenginlerin çocuklarının hayat tarzına bakıp “Biz neden böyle yaşamıyoruz?” sorusunu sorduğunu, buradan da haraç ve şiddeti meşrulaştıran bir psikoloji çıktığını ifade etti:

“Saygı abi, Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki süreçte dini duyguları daha yoğun yaşayan insanlarımız çok uzun seneler boyunca kendilerinin ekonomik olarak fakirleştirilmeye çalışıldıklarına inandılar. Devletin hiçbir biriminde çalışmalarına yani kadro almalarına müsaade edilmediğini söylediler. Yani laik kesimin hem kendi zenginlerini yaratırken hem de kendi kadrolarını her yere yerleştirdiklerine inandılar.

Kendini laik olarak adlandıran insanların kısmen şımarıklığı, kısmen de aşırıya kaçan bazı uygulamaları yüzünden (türban konusu gibi) tepki olarak dini hassasiyetleri olan Ak Parti Hükümetini iktidar yaptılar. 20 yıldan fazla süren Ak Parti iktidarı da misilleme olarak kendi zenginlerini yaratıp devlette kendi kadrolarını oluşturmaya çalıştı.

Ülkemizin bu şekilde ikiye ayrıldığı söyleniyor. Ben ise ülkemizin üçe ayrıldığına inanıyorum. Nesiller boyu fakir olan, tek öncelikleri gördükleri diğer varlıklı aileler gibi yaşamak isteyen bir kesim var. Fakirlik bu kesimin kemiklerine kadar, DNA’sına kadar adeta işlemiş gibi. Dedelerinin babaları fakir, dedeleri fakir, babaları fakir, kendileri fakir.

Sayıca fazla olan bu insanların aşırı dindarlık ya da laiklik gibi bir öncelikleri yok. Laik yaşantısı olan zenginlerin çocuklarını görüyorlar. Dindar yaşantısı olan zengin kesimin çocuklarını görüyorlar. Bu zenginlikleri kendi alın terleriyle kazanmadıklarına, ayrıca bu çocukların ailelerinin de bu zenginliklerini çalışarak kazanmadıklarına inanıyorlar ve diyorlar ki ‘Biz niye zengin değiliz? Bizim ailelerimiz neden insan gibi bir hayat yaşamıyorlar?’

Zengin olduğunu gördükleri kesimden haraç isterken bunun hakları olduğuna inanıyorlar. Bu durum 1980’lerde ilk olarak Brezilya’da ortaya çıktı. Sonrasında biraz şekil değiştirerek Kolombiya’da kendine zemin buldu.

Şu anda da bizim ülkemizde yaşanıyor. Ülkeyi yönetenler lütfen saygısızlık kabul etmesinler ancak bence bu durumun ciddiyetinin henüz farkına varabilmiş değiller. Cezaları arttırmayla veya bu kişileri öldürmeyle bu sorun bitmeyecektir.

Peker, 1980 öncesi Türkiye’de silahların gençlerin eline geçtiği dönemi hatırlatarak, bugünkü tabloyu “daha örgütsel bir şiddet sarmalına evrilebilecek” bir risk olarak gördüğünü dile getirdi. Ekonomik ve sosyal politikalarla desteklenmeyen güvenlik tedbirlerinin yeterli olmayacağını savundu:

“Silah ve bombalar bugün olduğu gibi 14 ve 25 yaş grubu arasındaki gençlerin eline 1980 öncesi bir kez daha geçmişti. Çatışmaların, ölümlerin önlenebilmesi ancak askeri darbeyle mümkün olmuştu. Yaşadığımız bu yıllarda askeri darbe yapılamayacağına göre bu olayların yakın zamanda bitirilebilmesi bence mümkün görünmüyor. Ne kadar insanın tutuklandığı önemli değil.

Genç neslin içinde kendini laik veya dindar olarak bir grubun içinde konumlandıramayan, sayıları da çok fazla olan genç insanlar hayata ve yaşadıkları topluma çok kinliler. Bu bugünün meselesi de değil aslında. Bizim çocukluğumuzda dahi yaşanacak bu günlerin emareleri görünüyordu. Çevremizde kendini farklı tarzda gören arkadaşlar vardı. Hatta o dönemlerde ‘serseri’ isminde hepsinin söylediği marş gibi, şiir gibi bir şey vardı. Hâlâ daha aklımdadır.

Arama hayatın cilvesine bahane
Benim adım serseri ise sana ne
Sanma ki bunu söyleten kindir
Siz iyi bilirsiniz serseri dedikleri kimdir
Silin hayalinizden o karanlık eseri
En kralından üstündür bu gördüğünüz serseri

Saygı abi, bizim çocukluğumuza ait bu satırlardaki duygular bugün ortaya çıkan şiddet sarmalının bence temelini oluşturuyordu. Tabii o zamanlar bu satırlardaki duygunun bu kadar yakıcı olacağını kimse tahmin etmemiştir.

Bence devlet kanunî tedbirlere tabii ki başvurmalıdır. Ancak bunun yanında maddi durumu kötü olan ailelerin çocuklarına hiç değilse öğrencilik yıllarında arkadaşlarına mahcup olmayacak oranda burs verilmelidir. Bu ailelere kömür, patates, soğan gibi sosyal yardımların bir tık ötesine geçilerek işsizlik maaşları arttırılmalı. Burslar yükseltilmeli, fakirlik maaşları ise elle tutulur bir hale getirilmelidir.

Daha önceki basın açıklamamda söylediğim sözü tekrar etmek isterim. Devlet görevinden şu veya bu sebeple ayrılmış asker ve polislerin bu gençlik yapılarıyla temasları daha örgütsel hale geldiğinde Kolombiya’da, Meksika’da yaşanan gerçek kartellerin Türkiye’de oluşması bence çok uzak tarihlerde değil demiştim.

Aynı fikirdeyim. İnşallah siyasi irade ve Yüce Devletimiz en iyi çözümü oluşturabilirler.