İl Gider, Töre Kalır; Ya Töre de Giderse?
Töre, kadim Türk devlet geleneğinin yazılı olmayan anayasasıdır. Devlet idarecileri ve halk, töreye uyulması gerektiği hususunda ortak bir inanca ve müşterek bir iradeye sahiptir. Bu ortak iradenin temelinde, “Töreye aykırı tutum ve davranışlar kabullenilmez.” anlayışı yer alır.
Bu yönüyle töreye bağlılık, günümüzün modern devlet düzenindeki anayasaya ve hukuka bağlılık düşüncesini hatırlatan bir işlev görür. “Töre konuşunca han susar.” şeklindeki kadim veciz ifade de hükümdarın dahi törenin üstünde olmadığını anlatır.
Töre ahlaktır; insanı ve toplumu belli bir ölçü ve hudut içinde tutan, aynı zamanda o hudut içinde herkese yerini ve sorumluluğunu gösteren değerler bütünüdür.
Töre, binlerce yıllık maziden süzülerek gelen ve gidilmesi gereken yolu aydınlatan kadim, nurani bir ışık huzmesidir. Ona uyulduğunda doğru menzile varılır. Aksi hâlde, zamanımızda iyice karmaşık bir hâl alan hayat labirentinin çıkmaz yollarında kaybolup gitmek kaçınılmaz bir akıbet olur.
İnsan için yerküre,
Yaşanılan bir yöre.
Yöreyi vatan yapan,
İlla töre, illa töre.
İli vatan yapan töredir.
Töre, ilin canıdır. Can yoksa geriye yalnızca kuru toprak kalır; o toprak da herhangi bir yerden farksızdır. İl topraktır, bedendir; töre ise ile hayat veren candır. İkisi birleştiğinde ortaya vatan çıkar.
Töreyle mayalanmamış toprak, yalnızca arsa değeri taşır.
Töre, uygun toprağa ekildiğinde neşvünema bulan bir ata tohumu gibidir. Özünü yeşertip muhafaza edebildiği her toprak parçasını kendisine il edinir; ışığıyla onu yoğurur ve vatan hâline getirir.
Töre, Altaylardan kopup gelen nehrin İslam’ın irfanıyla buluşarak durulması, mükemmel bir nizam ve düzene kavuşması ve ardından bütün Anadolu coğrafyasını sulayarak bir merhamet vahasına dönüştürmesidir. Bugün dahi etrafındaki sahipsizlere, öksüzlere ve yetimlere gölge olan, onlara can veren; her türlü tahribata rağmen hamdolsun akmaya devam eden bir rahmet şadırvanıdır Anadolu’yu yurt tutan Müslüman Türk’ün töresi.
Eğer bu töreyi kaybedersek can bedenden çıkar, beden cesede döner; vaha çöle dönüşür, şadırvan kurur ve rahmet kesilir.
Töre, ata tohumudur.
Onunla zihnimizi, dimağımızı ve ruhumuzu sağlıklı biçimde besleriz. Ona ne kadar sadık kalabilirsek özümüzü o kadar korur ve kendimiz olarak kalırız. Aksi hâlde, hormonlu ve genetiği değiştirilmiş besinlerin bedenin biyolojik ve anatomik yapısında telafisi güç, hatta imkânsız sorunlar meydana getirmesi gibi kadim töreyi sistemli biçimde dikkate almayan davranış ve alışkanlıklar da millî ve içtimai birlik ile bütünlüğü tahrip eder. Milleti tabii yörüngesinden çıkararak kaosa sürükler; maazallah.
Türk kültüründe ve tarihinde “il”, devlet teşkilatını ve bu devletin hüküm sürdüğü toprakları ifade eder. “Töre” ise milletin inandığı, sadık kaldığı ve önemsediği değerleri; yerleşik gelenekleri, ahlaki davranış ölçülerini, toplumsal düzeni ve kadim hukuk kurallarını karşılar.
Kâşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk adlı eserinde aktardığı “İl gider, töre kalır.” sözü, Türk milletini bir arada tutan asıl gücün töre olduğunu anlatır. Töre; Türk’ün yaşama biçimi, hadiseleri yorumlayışı, kendisine has örf ve âdetleri ile ahlak ve adalet anlayışıdır.
Bu söz, il gitse ve devletin akıbeti tehlikeye düşse dahi töre yaşamaya devam ettiği müddetçe devletin yeniden kurulabileceğini ve ayağa kaldırılabileceğini ifade eder. Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda geçmiş Türk devletlerini temsil eden on altı yıldız da Türk devlet geleneğinin tarih boyunca farklı devletler eliyle devam eden sürekliliğini simgelemektedir. Töre kaynaktır; kaynak var olduğu müddetçe yıldızlar yeniden parlayacaktır.
Ancak başlıktaki “Ya töre de giderse?” sorusu, Müslüman Türk’ün özünü ve kimliğini meydana getiren değerleri unutması hâlinde akıbetinin ne olacağını sorgulamaktadır.
Böyle bir durumda iki ihtimalden biri ortaya çıkacaktır:
Töre unutulduğunda devlet düzeni sarsılır, nizam bozulur ve il elden gider. Ancak yaşanan acılar neticesinde töreye sadakatin ve bağlılığın değeri yeniden anlaşılabilir; millet tekrar töresine sarılabilir. Bunun sonucunda, tarihte defalarca gerçekleştiği ve son olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş ve kurtuluş sürecinde görüldüğü üzere millet yeniden ayağa kalkabilir.
İkinci ihtimal ise törenin temelli kaybedilmesidir. Bu durumda Türk, zamanla Türk olmaktan çıkar; zihinsel ve kültürel bir boyunduruk altına girerek kendisine yeni bir aidiyet ve kimlik edinir. Kayıtlara yansıyan kısmıyla iki bin yılı aşan Türk tarihinde bunun örneklerine rastlansa da Türklerin İslamiyet’le tanışması ve müşerref olması, onları büyük ölçüde böyle bir akıbetten korumuştur.
İslam, Türk’e özüne yakışır yeni ve yüce bir değerler düzeni kazandırmış; aynı zamanda ilahi ölçülerle çelişmeyen Türk töresini de yok saymamıştır. Türkler, Müslüman olduktan sonra atalarından gelen ve İslami ölçülere aykırı olmayan geleneklerini ilahi menşeli İslami değerlerle harmanlayarak tarihî kimliklerini kemale erdirmişlerdir.
Bu dönemden itibaren Müslüman Türk; hakkın ve hakikatin savunucusu, mazlumların umudu ve İslam dünyasının en önemli koruyucularından biri olmuştur. Türk kimliği; İslam inancı, Müslüman ahlakı ve bu inançla çelişmeyen kadim geleneklerin birleşmesiyle vücut bulmuştur.
Töresini kaybeden milletlerin fertleri, gelecek kuşaklarda bireysel ve biyolojik varlıklarını başka kimlikler altında sürdürebilirler. Ancak millet olarak tarih sahnesinden çekilir, arkeolojinin konusu hâline gelir ve yalnızca tarih kitaplarında anılmaya başlarlar.
Hasılı töre; yüce kaynaktan gelen Kur’an-ı Kerim ve Resulullah’ın sünnetiyle kemale ermiş, necip milletimizin bağrında yeşermiştir. Dede Korkutların, Ahmed Yesevîlerin, Yûsuf Has Hâciblerin, Alparslanların, Nizâmülmülklerin, Kılıç Arslanların, Yunus Emrelerin, Fatihlerin, Sokullu Mehmed Paşaların, Mimar Sinanların, Zenci Musaların, Mehmet Âkiflerin, Aliya İzzetbegoviçlerin ve daha nice büyüklerimizin hikmetiyle beslenmiş; onların ışığıyla yüzyıllar ötesine ulaşmıştır.
Rabbim aziz ve necip milletimizi, kıyamete kadar bu ışıkla beslenen; Hakk’ın safında duran ve bâtılın karşısında dimdik varlığını sürdüren bir millet olarak daim ve kaim eylesin.
