Kadro Var, Tanım Yok: 4D İşçisinin Görünmeyen Mücadelesi
Taşerondan kadroya geçiş, Türkiye’de çalışma hayatı açısından önemli bir kırılma noktasıydı. Yıllarca güvencesiz, düşük ücretli ve belirsizlik içinde çalışan yüz binlerce işçi için bu geçiş bir umut kapısı oldu. “Artık devlet güvencesindeyiz” duygusu, sadece ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir rahatlama da sağladı. Ancak bugün geldiğimiz noktada şu soruyu sormak zorundayız: Gerçekten tüm haklar teslim edildi mi?
Kadro verildi, evet. Ama kadronun içi ne kadar dolduruldu?
Bugün 4D statüsünde çalışan işçilerin en temel sorunlarından biri, hâlâ net ve bağlayıcı iş tanımlarının olmamasıdır. Aynı kurumda çalışan, aynı unvanı taşıyan fakat tamamen farklı işlerde görevlendirilen binlerce işçi var. Bir işçi masa başı iş yaparken, diğeri fiziksel olarak ağır bir iş yükü altında çalışabiliyor. Bu durum sadece iş barışını zedelemekle kalmıyor, aynı zamanda ciddi bir adalet sorununu da beraberinde getiriyor.
Çünkü iş tanımı olmayan yerde sınır yoktur. Sınır olmayan yerde ise suistimal kaçınılmazdır.
İş tanımı, bir işçinin ne yapacağını belirlediği kadar, neyi yapmak zorunda olmadığını da belirler. Bu yüzden iş tanımı sadece bir görev listesi değil, aynı zamanda bir hak ve koruma mekanizmasıdır. Bugün birçok 4D işçisi, “benim işim bu mu?” sorusunu kendine sormak zorunda kalıyorsa, burada yapısal bir eksiklik var demektir.
Daha da önemlisi, bu belirsizlik performans değerlendirmelerinden görev dağılımına, iş güvenliğinden mobbing riskine kadar pek çok alanı doğrudan etkiliyor. İş tanımı olmayan bir işçiden “her işi yapması” beklenebilir hale geliyor. Bu da emeğin değersizleşmesine yol açıyor.
Öte yandan objektif olmak gerekir: Kadroya geçiş süreci, birçok sorunu ortadan kaldırdı. Ücretlerde görece iyileşmeler oldu, sosyal haklar genişledi ve iş güvencesi önemli ölçüde sağlandı. Bunlar küçümsenecek kazanımlar değildir. Ancak mesele tam da burada başlıyor: Kazanımların kalıcı ve adil olabilmesi için sistemin eksiklerinin tamamlanması gerekiyor.
Bugün gelinen noktada yapılması gereken nettir:
Her kurumda, her unvan için açık, yazılı ve denetlenebilir iş tanımları oluşturulmalıdır.
Bu tanımlar çalışanların erişimine açık olmalı ve keyfi görevlendirmelerin önüne geçmelidir.
Aynı kadroda çalışan işçiler arasında görev dağılımı adil ve ölçülebilir kriterlere dayanmalıdır çünkü belirsizlik sadece işverene esneklik sağlamaz; aynı zamanda işçinin emeğini görünmez kılar.
Çalışma hayatında adaletin tesis edilebilmesi için, normatif düzenlemelerin yalnızca statü değişikliği ile sınırlı kalmaması gerekir. Statünün içeriği, açık ve denetlenebilir kurallarla doldurulmalıdır. Bu bağlamda, her kurumda ve her kadro için detaylı iş analizlerine dayalı, yazılı ve bağlayıcı iş tanımlarının oluşturulması bir tercih değil, zorunluluktur. Bu tanımların şeffaf olması, çalışanlar tarafından erişilebilir kılınması ve uygulamada denetlenmesi gerekmektedir.
