Savaşın Çocukları ve Geleceğin Enkazı
Birleşmiş Milletler ve uluslararası insan hakları raporları, son yıllarda küresel çatışmaların ve savaşların, tarihin hiç olmadığı kadar acımasız bir yüzünü çocuklara gösterdiğini haykırıyor. Gazze’den Sudan’a, Ukrayna’dan Orta Doğu’nun dört bir yanına kadar milyonlarca çocuk, yetişkinlerin çıkardığı savaşların ortasında hayatta kalmaya çalışıyor. Ekranlarda sadece yıkılan binaları, enkazları ve mülteci yollarını izliyoruz. Oysa kameraların gösteremediği, istatistiklerin ötesinde asıl büyük felaket, milyonlarca küçük insanın zihninde ve ruhunda yaşanıyor. Peki, günümüzün modern ve yüksek teknolojili savaşları çocukların ruh dünyasını nasıl tarumar ediyor?
Normal şartlarda bir çocuğun dünyası; evin, sokağın ve en önemlisi ebeveynlerin güvenli olduğu inancı üzerine kuruludur. Ancak bugün Orta Doğu’da ve dünyanın sıcak çatışma bölgelerinde yaşananlar, yüz milyonlarca çocuğun bu temel algısını darmadağın etti. Çocuklar için artık güvenli bir oda, güvenli bir okul ya da güvenli bir hastane kavramı kalmadı. Savaşın sokaklarına ve hatta evlerinin içine kadar girmesi, çocuklarda kronik bir donakalma ve sürekli tehdit altında olma hali yaratıyor.
Günümüz savaşlarının doğası da ne yazık ki değişti. Yapay zekâ destekli hedefler, insansız hava araçları ve patlayıcı sesleri, çocukların oyun alanlarını, okullarını doğrudan hedef alıyor. BM verileri, çatışmalarda çocuk kayıplarının ve hak ihlallerinin rekor seviyelere ulaştığını gösteriyor. Bu vahşete tanıklık eden ya da göçe zorlanan milyonlarca çocuk, günde binlercesi yerinden edilerek sadece fiziksel olarak evlerini değil, çocukluklarını da kaybediyor. Zihin sürekli hayatta kalma modunda çalıştığı için çocukların öğrenme becerileri, odaklanma kapasiteleri ve geleceğe dair umutları ciddi biçimde zedeleniyor. Savaş bittikten sonra bile, çocukların beyin gelişimi ve duygusal düzenleme becerileri üzerindeki kalıcı izler nesiller boyu devam ediyor.
Ruh sağlığı uzmanlarının klinik gözlemleri, travmaya maruz kalan çocukların bunu her zaman kelimelerle ifade edemediğini gösteriyor. Küçük yaş gruplarında ayrılma kaygısı, parmak emme, konuşulan dili geriden takip etme veya tuvalet kazanımlarını kaybetme gibi gerileme belirtileri görülüyor. Okul çağındaki çocuklarda kabuslar, sürekli aynı savaş veya yıkım sahnelerini oyunlarında tekrar etme ve en önemlisi dünyanın adil olmadığı duygusuyla beliren derin bir öfke ortaya çıkıyor. Ergenlerde ise geleceksizlik algısı, hayata küsme ya da tam tersi radikal bir tepkisellik hâkim oluyor.
Savaşın yıkıcı etkileri karşısında pes edemeyiz. Fiziksel yardımların yanı sıra, bu çocuklara acil olarak Psikolojik İlk Yardım ve uzun soluklu ruh sağlığı desteği sunulmalıdır. Ebeveynlerin ve toplumsal yapıların yapabileceği en hayati şey; çocukların güvenli rutinlerini yeniden inşa etmek, duygularını bastırmalarına izin vermeden onları dinlemek ve onlara yeniden yarının olabileceğine dair umut aşılamaktır.
Çünkü asıl yıkım, betonların altından kalktığında başlar. Bir ülkenin yıkılan binalarını, köprülerini ve okullarını birkaç yıl içinde yeniden inşa edebilirsiniz; uluslararası fonlar akıtılır, mimarlar ve mühendisler en güzel şehirleri tekrar kurar. Ancak onarılamayan, gürültüye boğulmuş ve karanlığa terk edilmiş bir çocuk ruhu, geleceğin barış ihtimalini de o enkazın altına gömer. Çocukların ruhundaki enkazı kaldırmadan kurulan hiçbir dünya, gerçekten barış içinde olamaz.
