“Bizim Hırsızımız, Bizim Utancımız”
Bir ülkede adalet, “Bunu kim yaptı?” sorusuna göre değişiyorsa, orada hukuk bitmiştir.
Yanlışı yapan bizdense, adı değişir. Haksızlık “zorunluluk” olur. Yolsuzluk “abartı” sayılır.
Hırsızlık ise bir anda maharet gibi anlatılır:
“Herkes çalıyor, ama çalışıyor.” “En azından bizimkiler yiyor.”
Bu cümlelerin kurulduğu yerde artık suç yoktur; itaat vardır.
Ötekinin hırsızı kötüdür, bizimki korunur. Ötekinin yanlışı bağırılarak teşhir edilir, bizimkinin üstü örtülür. Çünkü mesele ahlak değil, taraf meselesidir.
Ama şunu net söyleyelim: Hırsız, bizim mahalleden olunca hırsızlıktan çıkmaz. Sadece bizi de kirletir.
“Onlar da çalıyor” diyen herkes, hırsızlığı aklamaz; yalnızca kendi vicdanını susturur. Ve susturulan her vicdan, bir gün daha büyük bir çürümeye hizmet eder.
En büyük yalan şudur: “Şimdi zamanı değil.” Adaletin zamanı olmaz. Ya vardır ya yoktur. Tıpkı hamilelik gibi. Ya hamilesiniz ya da değilsiniz. Azıcık hamile kalamazsınız.
Yanlışı yapan karşı tarafken değil, bizden biri olduğunda susuyorsak, o yanlış artık bireysel değildir. Toplumsaldır. Ve suç ortaklığına dönüşmüştür. Haksızlığa ses çıkarmamışsak, suskun kalmışsak ortak olmuşuzdur.
Bir lideri eleştiremiyorsan, onu sevmiyorsun; onu putlaştırıyorsun. Aslında sevdiğiniz lideri eleştirerek düzeltebilmemiz gerekir. Hz. Ömer “Yanlış yaparsam ne yaparsınız?” dediğinde,
bir sahabe “Seni kılıcımızla doğrulturuz” der. O da buna şükreder. Çünkü güç zehirleyicidir. Yanlışı görmenizi engeller. Bize düşen liderimizi kılıçla değil belki ama eleştirilerimizle doğrultmaktır.
Putlar düşünmez, hesap vermez, yanlış yapmaz sayılır. Ama o putların bedelini her zaman halk öder. Bugün dürüst olanlar “enayi”, soranlar “hain”, susmayanlar “tehlikeli” ilan ediliyorsa; bil ki mesele siyaset değil, ahlaki çöküştür.
Ve en sert gerçek şudur: Bir hırsızı savunmak için sesini kısan herkes, bir gün çalınanın sadece para değil, geleceği olduğunu anlayacaktır.
Ama o gün geldiğinde, tokadı yiyen yalnızca hırsız olmayacak.
