Yapay Zekâ, Hukuk ve Kaçan Gerçek: Yasalar Teknolojiyi Takip Edemiyor
Dünya hızla değişiyor ama hukuk çoğu zaman aynı hızla yenilenemiyor. Yapay zekâ artık sadece bir araç değil; karar veren, yönlendiren, analiz üreten bir yapıya dönüştü. Bankacılıktan sağlığa, adliyeden medyaya kadar her yerde karşımıza çıkıyor. Peki bu kadar güçlü bir mekanizmanın yanlış sonuçlarından kim sorumlu olacak?
Bugün geçerli olan hukuki yaklaşım hâlâ yapay zekâyı bir “araç” olarak görüyor. Yani yanlış karar verirse, yanlış teşhis koyarsa, bir insanı haksız yere riskli kategorisine yerleştirirse—tüm sorumluluk insana ait kabul ediliyor. Oysa artık birçok sistem kendi kendine öğreniyor, kendi sonuçlarını üretiyor. İnsan iradesinin gölgelendiği bir noktada sorumluluğu kime yükleyeceğiz? Yazılımcıya mı, modeli pazarlayana mı, yoksa bunu denetlemeyen devlete mi?
Asıl tehlike, “görünmez kararlar çağı”na girmiş olmamız. Kredi notumuzu, sosyal medya görünürlüğümüzü, adli risk değerlendirmemizi etkileyen kararların birçoğunu artık algoritmalar alıyor. Vatandaş çoğu zaman kendisini etkileyen sürecin nasıl işlediğini bilmiyor. Gerekçe yok, şeffaflık yok. Oysa hukuk, gerekçesiz karara izin vermez. Yapay zekânın kararları ise çoğu zaman karanlık bir kutudan ibaret.
Deepfake teknolojisi ise ayrı bir mayın tarlası. Bir kişinin sesi, görüntüsü, ifadesi dakikalar içinde üretilebiliyor. Suçlamaların, manipülasyonların, siyasi operasyonların kapısı sonuna kadar açık. “Görüntü en güçlü kanıttır” dönemi bitti; artık kanıt kavramını yeniden tanımlamak zorundayız.
Peki çözüm ne?
Devletlerin bu alanda geriden gelme lüksü artık yok. Yapay zekâ, hızla yayılan bir yenilik olmaktan çıktı; toplumun damarlarına işleyen bir güç haline geldi. Böyle bir gücü yasaklayarak değil, kurallarla çerçeveleyerek yönetebiliriz. Asıl ihtiyaç teknolojiye set çekmek değil; denetimi artırmak, şeffaflaştırmak ve gerçek bir hesap verebilirlik sistemi kurmaktır.
Bugün Avrupa Birliği, dünyanın ilk kapsamlı yapay zekâ yasasını çıkararak oyunun kurallarını yeniden yazıyor. Riskli sistemlerin denetimi, algoritmik şeffaflık, vatandaşın veri güvenliği… Hepsi artık hukuki zorunluluk. Bu sadece bir düzenleme değil; bir gelecek tasarımı.
Türkiye’nin de bu yarışta “takip eden” değil, kural koyan ülke olması şart. Çünkü hukuk sadece geçmişte yaşanan sorunları çözmez; geleceği korur. Bu alanı boş bırakırsak, haklarımızı yasalar değil, şirketlerin ürettiği algoritmalar belirleyecek.
Kısacası mesele teknoloji değil; kontrolsüz güçtür.
Ve hukuk tam da bu noktada var olmak zorundadır.
