reklam
reklam
"Haberin İşçisi"
İstanbul
Parçalı az bulutlu
14°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
44,4904 %0.03
51,6936 %-0.46
6.675,38 % -1,89
2.979.990 %-1.679

Sendikal Rekabet mi, Sendikal Tekelleşme mi?

YAYINLAMA:
Sendikal Rekabet mi, Sendikal Tekelleşme mi?

   Türkiye’de sendikal sistem kağıt üzerinde “özgürlük” üzerine kurulu. İşçiler istedikleri sendikaya üye olabilir, örgütlenebilir ve toplu sözleşme hakkını kullanabilir. Ancak sahaya indiğimizde tablo çok daha farklı bir gerçeği ortaya koyuyor: eşit olmayan bir rekabet ve fiili bir sendikal tekelleşme.

   Bugün bir işyerinde toplu iş sözleşmesi yapabilmek için yalnızca üye sayısı yeterli değil. Aynı zamanda işkolu barajı, işyeri çoğunluğu ve çeşitli bürokratik süreçler gibi birçok aşamayı geçmek gerekiyor. Bu süreçler teoride düzenleyici görünse de pratikte yeni ve bağımsız sendikalar için ciddi bir duvar haline gelmiş durumda.

   Yetkili sendikalar ise bu sistem içerisinde doğal olarak büyük bir avantaj elde ediyor. Halihazırda sözleşme yapıyor olmaları, işyerinde yerleşik düzenlerinin bulunması ve işverenle kurdukları ilişkiler sayesinde sürecin en başından önemli bir üstünlükle hareket ediyorlar. Yeni bir sendika ise sıfırdan örgütlenmeye çalışırken hem işveren baskısıyla hem de sistemin kendi engelleriyle mücadele etmek zorunda kalıyor.

   Daha da önemlisi, işçilerin önüne fiili bir “zorunluluk” çıkıyor. Çünkü toplu sözleşmeden yararlanmanın yolu çoğu zaman yetkili sendika üzerinden geçiyor. Her ne kadar dayanışma aidatı gibi düzenlemeler bulunsa da uygulamada işçiler için en “garanti” yol yine yetkili sendikaya üye olmak oluyor. Bu da tercih özgürlüğünü teoride bırakıp pratikte ortadan kaldırıyor.

   Aidat meselesi de bu yapının önemli bir parçası. İşçilerden kesilen aidatların doğrudan yetkili sendikaya aktarılması, diğer sendikaların finansal olarak güçlenmesini zorlaştırıyor. Bu durum zamanla sendikalar arası rekabeti azaltırken, mevcut yapıyı daha da kemikleştiriyor.

   Sonuç olarak ortaya çıkan tablo şu:
   İşçi sendika seçmekte özgür görünüyor, ancak sistem onu belirli bir yapıya yönlendiriyor. Yeni sendikalar var olabilmek için olağanüstü bir çaba harcamak zorunda kalırken, mevcut yetkili sendikalar bu sistemin doğal kazananı haline geliyor.

   Oysa sağlıklı bir sendikal yapı için rekabet şarttır. Rekabetin olmadığı yerde gelişim olmaz, işçinin lehine iyileştirme de sınırlı kalır. İşçinin gerçekten güçlü olması için seçeneklerinin gerçek anlamda var olması gerekir.

   Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
   Mevcut sistem işçiyi mi güçlendiriyor, yoksa belirli yapıları mı koruyor?

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...