Sendikal Rekabet mi, Sendikal Tekelleşme mi?
Türkiye’de sendikal sistem kağıt üzerinde “özgürlük” üzerine kurulu. İşçiler istedikleri sendikaya üye olabilir, örgütlenebilir ve toplu sözleşme hakkını kullanabilir. Ancak sahaya indiğimizde tablo çok daha farklı bir gerçeği ortaya koyuyor: eşit olmayan bir rekabet ve fiili bir sendikal tekelleşme.
Bugün bir işyerinde toplu iş sözleşmesi yapabilmek için yalnızca üye sayısı yeterli değil. Aynı zamanda işkolu barajı, işyeri çoğunluğu ve çeşitli bürokratik süreçler gibi birçok aşamayı geçmek gerekiyor. Bu süreçler teoride düzenleyici görünse de pratikte yeni ve bağımsız sendikalar için ciddi bir duvar haline gelmiş durumda.
Yetkili sendikalar ise bu sistem içerisinde doğal olarak büyük bir avantaj elde ediyor. Halihazırda sözleşme yapıyor olmaları, işyerinde yerleşik düzenlerinin bulunması ve işverenle kurdukları ilişkiler sayesinde sürecin en başından önemli bir üstünlükle hareket ediyorlar. Yeni bir sendika ise sıfırdan örgütlenmeye çalışırken hem işveren baskısıyla hem de sistemin kendi engelleriyle mücadele etmek zorunda kalıyor.
Daha da önemlisi, işçilerin önüne fiili bir “zorunluluk” çıkıyor. Çünkü toplu sözleşmeden yararlanmanın yolu çoğu zaman yetkili sendika üzerinden geçiyor. Her ne kadar dayanışma aidatı gibi düzenlemeler bulunsa da uygulamada işçiler için en “garanti” yol yine yetkili sendikaya üye olmak oluyor. Bu da tercih özgürlüğünü teoride bırakıp pratikte ortadan kaldırıyor.
Aidat meselesi de bu yapının önemli bir parçası. İşçilerden kesilen aidatların doğrudan yetkili sendikaya aktarılması, diğer sendikaların finansal olarak güçlenmesini zorlaştırıyor. Bu durum zamanla sendikalar arası rekabeti azaltırken, mevcut yapıyı daha da kemikleştiriyor.
Sonuç olarak ortaya çıkan tablo şu:
İşçi sendika seçmekte özgür görünüyor, ancak sistem onu belirli bir yapıya yönlendiriyor. Yeni sendikalar var olabilmek için olağanüstü bir çaba harcamak zorunda kalırken, mevcut yetkili sendikalar bu sistemin doğal kazananı haline geliyor.
Oysa sağlıklı bir sendikal yapı için rekabet şarttır. Rekabetin olmadığı yerde gelişim olmaz, işçinin lehine iyileştirme de sınırlı kalır. İşçinin gerçekten güçlü olması için seçeneklerinin gerçek anlamda var olması gerekir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Mevcut sistem işçiyi mi güçlendiriyor, yoksa belirli yapıları mı koruyor?
