Filistin: Haritalardan Silinmeye Çalışılan Değil, Vicdanlardan Taşan Bir Mesele
Filistin meselesi artık sadece Ortadoğu’nun değil, insanlığın ortak vicdan sınavıdır. Haritalar değiştirilebilir, sınırlar yeniden çizilebilir; ancak bir halkın hafızasını, acısını ve adalet talebini silmek mümkün değildir. Filistin, tam da bu nedenle, yıllardır yalnızca siyasi bir başlık değil, ahlaki bir ölçüt olarak karşımızda duruyor.
Bugün Gazze’de ve Batı Şeria’da yaşananlar, modern dünyanın “insan hakları”, “uluslararası hukuk” ve “sivillerin korunması” gibi kavramlarla ne kadar tutarlı olduğunu sorgulatıyor. Televizyon ekranlarından izlediğimiz yıkılmış evler, enkaz altından çıkarılan çocuklar ve yerinden edilmiş milyonlar, artık sıradan bir haber akışı gibi sunuluyor. Oysa her biri, görmezden gelinmeyi reddeden birer insan hikâyesi.
Filistinliler için sorun yalnızca bugünün bombaları ya da abluka değildir. Asıl mesele, on yıllardır süren bir inkâr halidir: Topraklarının, geleceklerinin ve en temel haklarının inkârı. Bu inkâr, sadece silahla değil; sessizlikle, çifte standartla ve “denge” adı altında kurulan adaletsiz cümlelerle de sürdürülüyor.
Uluslararası toplumun büyük kısmı, Filistin söz konusu olduğunda hukuku hatırlamakta isteksiz davranıyor. Oysa hukuk, güçlüye göre eğilip büküldüğünde, artık hukuk olmaktan çıkar. Bugün Filistin’de yaşananlara sessiz kalan her yapı, yarın başka bir coğrafyada benzer bir trajedinin kapısını aralıyor.
Filistin’i savunmak, bir halkı diğerine karşı kışkırtmak değildir. Aksine, sivillerin yaşam hakkını, çocukların geleceğini ve adalet ilkesini savunmaktır. Gerçek barış, tankların sustuğu değil; adaletsizliğin sona erdiği gün mümkün olacaktır.
Belki de asıl soru şudur: Filistin’de olan biteni “uzak bir coğrafyanın sorunu” olarak mı göreceğiz, yoksa insan olmanın gereği olarak mı? Çünkü Filistin, sadece Filistinlilerin değil, insan kalabilen herkesin meselesidir.
