Ekmek, Onur ve Birlik: Görünmez Elden Kolektif Güce
Bugün çalışma hayatını konuşurken "hak", "hukuk" ve "sosyal güvence" kavramlarını telaffuz etmek çok kolay. Ancak elimizdeki o sararmış tarih sayfalarına, 18. yüzyılın o "kara leke" olarak anılan sömürü dönemlerine baktığımızda, karşımıza çıkan manzara hiç de öyle kolay bir doğumun habercisi değil.
Sanayi Devrimi’yle birlikte insanlık, buhar makinesinin sesine karışan bir feryatla sarsıldı. Kentlere doluşan mülksüzleşmiş köylüler, mülkiyetin değil sömürünün nesnesi haline geldi. Adam Smith’in meşhur "görünmez eli piyasayı dengeliyordu belki; ama o el, fabrikalarda tükenen çocuk işçileri, raşitizmden beli bükülmüş babaları ve tüberkülozun pençesinde can veren anneleri görmüyordu. Liberal devletin "Bırakınız yapsınlar" anlayışı, aslında işverenlerin işçi üzerinde kurduğu mutlak bir diktatörlüğün adıydı.
Metinlerde geçen o çarpıcı sloganı hatırlayalım: "Ya çalışarak yaşamak ya da mücadele ederek ölmek!" Bu bir tercih değil, bir mecburiyetti. İşçiler, tek tek olduklarında "hiç" olduklarını, ancak yan yana geldiklerinde "güç" olduklarını anladılar. İngiltere’den Fransa’ya, Almanya’dan Türkiye’ye uzanan bu yolculukta sendikalar; sadece birer ücret pazarlığı masası değil, işçinin sömürü karşısındaki "müdahale teşkilatı" olarak kuruldu.
Düşünsenize, 19. yüzyılın başında sendika kurmak bir "suçtu". Combination Act gibi yasalarla işçilerin yan yana yürümesi bile yasaklanmıştı. Ancak tarih, akışı durdurulamayan bir nehir gibidir. O nehir, 1929 Dünya Ekonomik Buhranıyla klasik iktisadın duvarlarını yıktı ve karşımıza "Refah Devleti" gerçeğini çıkardı.
Tablolara bakınca insanın içi burkulmuyor değil. 1940’larda, 50’lerde İsveç’te %70’leri zorlayan, Danimarka’da %60’ları aşan sendikalaşma oranları bize bir şeyi kanıtlıyor: Bir toplumda sendika ne kadar güçlüyse, o toplumda gelir adaleti ve sosyal barış o kadar tesis edilmiştir. 1945-1973 arası döneme boşuna "sendikacılığın altın çağı" demiyorlar. O dönemde sendikalar sadece işçinin cebini değil, devletin vicdanını da temsil ediyordu.
Peki, ya bugün?
Bugün sendikalar; "bağımsızlık", "tüzel kişilik" ve "ortak amaç" ilkeleriyle ayakta durmaya çalışıyor. Ancak metinlerde uyarıldığımız bir kavram var: "Sarı Sendikacılık". İşverenin güdümüne giren, üyesinin değil sermayenin çıkarını gözeten o yapı, sendikacılığın ruhuna vurulmuş en büyük darbedir. Gerçek bir sendika, devlete veya sermayeye yaslanan değil, üyesinin iradesinden güç alan yapıdır.
Sonuç Olarak...
Sendika hakkı, sadece "ekonomik" bir hak değildir; aynı zamanda "sosyal" bir onur davasıdır. İşçinin, işveren karşısında bir "eş" olarak oturabildiği tek masa toplu iş sözleşmesi masasıdır. Eğer bugün bir hafta sonu tatilinden, kıdem tazminatından veya insanca çalışma saatlerinden bahsedebiliyorsak; bunu 1848 barikatlarında, Lyon’un ipek tezgahlarında can veren o isimsiz kahramanlara borçluyuz.
Unutmayalım ki; örgütlü olmayan bir emek, rüzgârın önündeki yaprak gibidir. Tarih bize göstermiştir ki; adalet, bahşedilen bir lütuf değil, örgütlü bir mücadelenin sonucudur.
