Tıbbi Uygulama Hatalarında Peşin Cezalandırma: Hekim Tutuklamalarındaki Hukuki ve Etik Kusurlar
Şanlıurfa’da bir özel hastanede gerçekleşen doğum sonrası anne ölümü üzerine, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. M.Z.D.’nin tıbbi bir kusur incelemesi yapılmaksızın jet hızıyla tutuklanması, Türkiye’deki hekim yargılamalarında süregelen yapısal sorunları yeniden gündeme getirmiştir. Kamuoyu baskısını dindirmeye yönelik bu tür peşin cezalandırma pratikleri, hem Ceza Muhakemesi Hukuku ilkelerini hem de evrensel tıp etiği normlarını açıkça ihlal etmektedir.
1. Hukuki Hatalar ve Ceza Muhakemesi İhlalleri
Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) Madde 100 uyarınca tutuklama; kaçma şüphesi veya delilleri karartma tehlikesinin somut olarak varlığı halinde başvurulabilecek en son çaredir. Görev yeri ve ikametgahı sabit olan, tüm tıbbi kayıtları dijital olarak güvence altına alınmış bir hekim hakkında adli kontrol tedbirleri yerine doğrudan tutuklama kararı verilmesi, hukukun ölçülülük ilkesine aykırıdır.
Daha da önemlisi, tıbbi müdahalelerde kusur tespiti yalnızca Adli Tıp Kurumu veya Yüksek Sağlık Şurası gibi uzman bilirkişi heyetlerinin otopsi ve teknik inceleme raporlarıyla mümkündür. Bilimsel bir rapor olmaksızın, bir ölümün malpraktis (hekim hatası) mi yoksa komplikasyon (öngörülemeyen istenmeyen sonuç) mu olduğu adli makamlarca bilinemez. Henüz teknik inceleme tamamlanmadan hekimin kelepçelenerek cezaevine gönderilmesi, masumiyet karinesinin ve şüpheden sanık yararlanır ilkesinin açık bir ihlalidir.
"Tıbbi müdahalelerin hukuki ve cezai sorumluluk doğurabilmesi için kusurun varlığı şarttır; bilimsel bilirkişi incelemesi olmaksızın verilen her tutuklama kararı adalet değil, peşin bir infazdır."
2. Etik Hatalar ve Deontolojik Güvensizlik
Tıp etiğinin en temel kuralı "Öncelikle zarar verme" (Primum non nocere) ilkesidir. Ancak tıpta her girişimsel müdahale, en ideal şartlarda dahi belirli bir risk payı taşır. Tıbbi kurallara uygun davranılmasına rağmen engellenemeyen bu durumlara (komplikasyon) bağlı ölümlerde hekimin doğrudan suçlu ilan edilmesi, hekim-hasta ilişkisindeki güven köprüsünü temelden yıkar.
Bu adaletsiz tutum, tıp camiasında ciddi bir güvensizlik iklimi yaratarak Defansif (Çekinik) Tıp uygulamalarını tetikler. Hapis ve linç korkusu yaşayan uzmanlar, riskli ameliyatları veya kritik vakaları üstlenmekten kaçınmaya başlar. Bu durumun neticesinde en büyük zararı, nitelikli ve zamanında sağlık hizmetine erişemeyen toplumun kendisi görür.
Sonuç
Hekimin, meslek örgütlerinin haklı tepkileri sonucunda günler içinde tahliye edilmesi, verilen ilk tutuklama kararının hukuki dayanaktan yoksun olduğunu kanıtlamaktadır. Sağlıkta yaşanan her can kaybı büyük bir trajedidir ve adli makamlarca titizlikle soruşturulmalıdır. Ancak adalet aranırken yeni adaletsizlikler yaratılmamalı; bilimsel bilirkişi raporu olmadan hiçbir hekim hakkında özgürlüğü bağlayıcı tedbirler uygulanmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, hekimin güvende olmadığı bir sistemde hiçbir hasta güvende olamaz.
