YÜKSEK TANSİYON…
2018 sonrasına dönüp baktığımızda dünyada da Türkiye’de de garip bir hava hâkim.
Savaşlar, ekonomik krizler, salgınlar, hızla değişen teknoloji, enflasyon, siyasi gerilimler…
Tansiyon sürekli yükseliyor.
Üstelik dünya siyasetinin başındaki isimlerin açıklamaları da zaman zaman tansiyonu düşürmek yerine daha da artırıyor.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Sabah yaptığı açıklamayla piyasaları hareketlendiriyor, öğlen başka bir çıkış yapıyor, akşam bambaşka bir mesaj verebiliyor. Kullandığı dil de zaman zaman dünya siyasetinden çok, “Ben kralım, geri kalanınız tebaasınız.” havası veriyor.
İnsan bazen gülüyor.
Ama ne yazık ki sonuçları pek güldürmüyor.
28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail, İran’a yönelik geniş çaplı saldırılar başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ali Hamaney başta olmak üzere devlet ve askerî yönetimin üst kademesinden önemli isimler hayatını kaybetti.
ABD ile İran arasında binlerce kilometre var.
Ancak bugün savaş çıkarmak için komşu olmaya gerek yok.
ABD’nin askerî ve ekonomik gücü ile İsrail’le kurduğu stratejik ittifak, Orta Doğu’daki dengeleri bir kez daha altüst etti. ABD ve İsrail saldırıların gerekçesini İran’ın nükleer ve füze programlarının oluşturduğu güvenlik tehdidiyle açıklarken, operasyon aynı zamanda İran yönetimini değiştirmeye yönelik açık mesajlar da içeriyordu.
İran ise karşılık verdi.
Füzeler, insansız hava araçları, karşılıklı saldırılar derken savaş kısa sürede yalnızca üç ülkeyi ilgilendiren bir mesele olmaktan çıktı.
Çünkü İran’ın elinde bütün dünyayı ilgilendiren çok önemli bir koz vardı:
Hürmüz Boğazı.
Dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar su yolu, savaşla birlikte büyük ölçüde sekteye uğradı.
Sonrası malum…
Petrolün akışı yavaşladığında yalnızca petrol pahalanmıyor.
Nakliye pahalanıyor.
Üretim pahalanıyor.
Enerji pahalanıyor.
Ve bütün bunların faturası dünyanın öbür ucundaki sıradan insanın sofrasına kadar geliyor.
Nitekim savaşın ardından Hürmüz’deki aksama petrol fiyatlarında ciddi yükselişlere yol açtı. Mart ayında petrol fiyatlarının savaş öncesine göre yaklaşık yüzde 50 yükseldiği dönemler yaşandı. Bugün dahi Hürmüz’deki belirsizlik petrol piyasalarının en önemli risklerinden biri olmaya devam ediyor.
İşte dünya böyle bir dönemden geçiyor.
Savaşlar bir tarafta, ekonomik sıkıntılar diğer tarafta…
Buna hızlı dijitalleşmeyi, hayat pahalılığını, yanlış ekonomik politikaları ve içeride sürekli yükselen siyasi gerilimi de eklediğimizde bütün bunların toplum üzerinde bir karşılığının olmaması mümkün değil.
İnsanlar yoruluyor.
Geleceğe ilişkin kaygılar artıyor. Siyasetin dili sertleştikçe toplumdaki kutuplaşma da derinleşiyor. Kurumlara ve yöneticilere duyulan güven tartışmaları giderek daha fazla karşımıza çıkıyor.
Peki, bütün bunları biz çözebilir miyiz?
Amerika’yı değiştiremeyiz.
İran’ı değiştiremeyiz.
İsrail’i değiştiremeyiz.
Dünyanın neresinde hangi savaşın çıkacağına da biz karar vermiyoruz.
Ama kendi ülkemizdeki tansiyonu düşürebiliriz.
Siyasetin dilini yumuşatabiliriz. İnsanları birbirine düşman eden üsluptan vazgeçebiliriz. Farklı düşünen insanları hain, düşman veya öteki ilan etmeden konuşabiliriz. Devlet kurumlarına olan güveni güçlendirebilir, toplumun geleceğe daha güvenle bakmasını sağlayabiliriz.
Çünkü bir toplum sürekli yüksek tansiyonla yaşayamaz.
Tıpta yüksek tansiyon uzun süre kontrol altına alınmazsa kalbe, damarlara ve beyne zarar verir; kalp krizi ve inme riskini artırır.
Toplumlarda da durum çok farklı değildir.
Gerilim sürekli yükselir, öfke sürekli beslenir ve insanlar birbirinden giderek uzaklaşırsa bir gün o basınç kendisine çıkacak bir yer bulur.
Dünyanın tansiyonunu düşürmeye gücümüz yetmeyebilir.
Ama hiç değilse kendi tansiyonumuzu düşürmek bizim elimizde.
Çünkü yüksek tansiyon ihmal edilirse, sonunda ya kalp dayanmaz…
Ya da damar.
Kalın sağlıcakla…
