OKUL SALDIRILARI
Türkiye’nin gündemine demir atan okul saldırıları ve şiddet sarmalı, üzerine konuşmaktan yorulduğumuz ama bir türlü kökünü kurutamadığımız bir milli acı haline geldi. Kameralar kuruluyor, dedektörler konuşuluyor, cezalar ağırlaştırılıyor. Peki ya çocuklar ? O çelik kapıların ardında, sesini duyuramadığı için yıkıp döken o çocuklar kime ait ?
Gençler boşlukta büyümez; içine doğdukları toplumun, hıncahınç dolu gelecek kaygılarının ve ekranlara hapsedilmiş yalnızlıklarının aynasıdır onlar. Okulda akranına saldıran, öfkesini dehşet verici yöntemlerle kusarak var olmaya çalışan bir çocuk gördüğümüzde, refleks olarak "Bu hale nasıl geldi?" ya da "Bu ruh hali nereden türedi ?" diyoruz. Oysa aynayı kendimize çevirmemiz gerekir: Bu çocukları bu noktaya taşıyan hangi sessizliğe ortak olduk?
Bu sorunun yanıtı, yetişkinler olarak konfor alanlarımızı sarsar. Çocuğun evde akşam masasında duyulmadığı, okulda akran zorbalığının "çocukluk halidir" denilerek geçiştirildiği, ekranlarda şiddetin sıradanlaştırıldığı bir ekosistemde, o çocuk sessizce ölmeyi ya da öldürmeyi seçene kadar kimin gözü kördü ? Bizler yetişkinler olarak sistemi eleştirirken, ebeveynler olarak iş yoğunluğunun arkasına sığınırken, toplum olarak bu kopuşu seyrederken hangi ortak sessizliğin suç ortakları olduk ? Şiddet, o sessizliğin en gürültülü ve en acı patlamasından başka bir şey değildir.
Medyanın bu tablodaki rolü ise maalesef yaraya tuz basmaktan öteye geçmiyor. Haber akışlarında detayların, dehşet sahnelerinin ve spekülatif profillerin "reyting" uğruna canhıraş sergilenmesi, psikolojideki bulaşıcılık etkisini doğrudan tetikliyor. Psikoloji literatüründe Werther etkisinin modern uzantıları olarak bilinen bu mekanizma, şiddetin ve intiharın bir tür "taklit edilebilir kimlik" sunmasına yol açar. Ruhsal olarak uçurumun kenarında yaşayan, görünmeyen, değersizleşmiş kırılgan bir zihin için ekrandaki o detaylı saldırı senaryoları, farkında olmadan bir var olma reçetesi, bir "ben de buradayım" çığlığına dönüşebilir. Medya, şiddeti estetize ederek ya da failin profilini merkeze alarak aslında potansiyel diğer vakalara gizli bir davetiye çıkarır. Acıyı ve şiddeti sömürmemeyi, toplumsal bulaşılığı önleyecek bir dille haberleştirmeyi benimsemek zorundayız; çünkü travmayı körükleyerek güvenlik tesis edilemez.
Çözüm; okullara demir parmaklıklar örmekte, çocukları potansiyel suçlu gibi X-ray cihazlarından geçirmekte değil. Çözüm; her okulda idari angaryalardan arındırılmış, gerçekten çocukla göz teması kurabilen psikolojik danışmanlık mekanizmalarını ayağa kaldırmaktadır. Akran zorbalığını halı altına süpürmekten vazgeçmediğimiz, ebeveynlere dijital çağda çocukla bağ kurmayı yeniden öğretmediğimiz sürece konuşacağımız tek şey yeni trajediler olacaktır.
Şiddet bir sonuçtur, faili değil. Ve o failin arkasındaki çığlığı, o sessizliğin ortakları olarak duymadığımız her gün, sınıflarımız biraz daha yalnızlaşacak. Güvenli bir okul, yüksek duvarlarıyla değil; çocukların anlaşılma lüksüne sahip olduğu o sıcak vicdan alanlarıyla mümkündür.
