DOĞAYI KORURKEN İNSANI UNUTMAMAK
İklim Dönüşümünün Sosyal Boyutu ve Adil Geçiş
Bu yıl Türkiye, insanlığın ortak geleceği açısından büyük önem taşıyan COP31 Zirvesi’ne ev sahipliği yapıyor. İklim değişikliğiyle mücadele, doğal kaynakların korunması, temiz enerjiye geçiş ve sürdürülebilir kalkınma gibi başlıkların ele alınacağı bu zirve, yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin nasıl bir dünyada yaşayacağını da ilgilendiriyor.
İklim krizinin giderek daha görünür hale geldiği bir dönemde, doğanın korunmasına yönelik politikaların geliştirilmesi ve küresel ölçekte ortak bir iradenin ortaya konulması elbette son derece kıymetli. İnsanlığın, kendisini var eden tabiata karşı sorumluluğunu yeniden hatırlaması ve ekonomik gelişmişliği doğanın sınırsız bir kaynağa sahip olduğu varsayımı üzerine kurmaktan vazgeçmesi gerekiyor.
Fakat tam da burada üzerinde düşünmemiz gereken başka bir mesele var.
İnsanoğlu tabiatı korumaya yönelik politikalar geliştirecek kadar doğanın kıymetini anlamaya muktedirdir. Fakat insan aynı zamanda diyalektiktir; yaşadığı dünyayı dönüştürürken kendi emeğiyle, üretimiyle ve toplumsal ilişkileriyle de var olur. Bu nedenle çevreyi koruma hedefi ile ekonomik ve sosyal hayatın gerçekleri birbirinden bağımsız düşünülemez.
İşte “adil geçiş” kavramı tam da bu noktada anlam kazanıyor.
Çünkü enerji dönüşümünü yalnızca enerji kaynaklarının değişimi olarak görmek, meselenin insan tarafını eksik bırakmak olur. Fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçiş, üretim biçimlerinin değişmesi ve daha düşük karbonlu bir ekonominin kurulması elbette gereklidir. Ancak bu dönüşümün içerisinde çalışan milyonlarca insanın da bir hayatı, bir mesleği, bir ailesi ve geleceğe ilişkin beklentileri vardır.
Bir sektör dönüşürken o sektörde çalışan insanın ne olacağını sormak, çevre politikalarına karşı çıkmak değildir.
Tam tersine, dönüşümün gerçekten adil, sürdürülebilir ve toplumsal olarak karşılık bulabilir olmasını istemektir.
Çünkü doğayı korumak ile emeği korumak birbirinin alternatifi değildir.
Asıl mesele, ikisini aynı geleceğin içerisinde buluşturabilmektir.
Adil geçiş de tam olarak bunu ifade eder: Yeşil dönüşümden vazgeçmeden, bu dönüşümün sosyal ve ekonomik sonuçlarını gözetmek; çalışanların istihdamını, gelir güvencesini, mesleki gelişimini ve üretim içindeki yerini koruyarak onları yeni geleceğe hazırlamak.
Bugün iklim değişikliğiyle mücadele ederken sormamız gereken soru yalnızca “Dünyayı nasıl daha yaşanabilir hale getirebiliriz?” olmamalıdır.
Bunun yanında, “Bu yeni dünyaya insanları nasıl adil bir şekilde taşıyabiliriz?” sorusunu da sormalıyız.
Çünkü sürdürülebilir bir gelecek yalnızca doğanın korunmasıyla değil, o geleceği kuracak insanların da geleceğe güvenle bakabilmesiyle mümkündür.
Belki de bugün insanlığın önündeki en büyük mesele, doğayla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünürken kendisiyle kurduğu ilişkiyi de yeniden kurabilmesidir.
Bilim bize ekosistemlerin birbirinden bağımsız parçalar olmadığını, birindeki bozulmanın diğerini de etkilediğini söylüyor. Doğadaki dengeyi yalnızca tek bir unsuru koruyarak sağlayamıyoruz; çünkü hayat, birbirine bağlı sistemlerin bütünlüğü içerisinde var oluyor.
Toplumlar da bundan çok farklı değil.
Enerji politikası çalışma hayatından, çalışma hayatı ekonomiden, ekonomi toplumsal refahtan bağımsız düşünülemiyor. Dolayısıyla iklim politikalarının başarısını yalnızca emisyonların ne kadar azaltıldığıyla değil, bu dönüşümün toplumun hangi kesimlerine nasıl yansıdığıyla da değerlendirmek gerekiyor.
Tam da bu noktada Seyyid Hüseyin Nasr’ın İnsan ve Tabiat adlı eserinde ortaya koyduğu düşünce yeniden anlam kazanıyor. Nasr, insanın tabiatla kurduğu ilişkiyi yalnızca maddi bir ilişki olarak ele almaz; tabiatla insan arasındaki uyumun, insanın kendisiyle ve varlığın kaynağıyla kurduğu uyumdan ayrı düşünülemeyeceğini ifade eder. Ona göre tabiatla insan arasındaki barış ve uyum gerçekleşmeden insanlar arasında gerçek bir barışın sağlanması da mümkün değildir. Bu uyumun nihai olarak her şeyin kaynağıyla kurulan uyuma bağlı olduğunu söyler ve bunu, “Rabb’la barışık olan, O’nun yarattıklarıyla da barışıktır.” düşüncesiyle tamamlar.
Bu yaklaşım, bugün sürdürülebilirlik ve adil geçiş tartışmalarına da farklı bir anlam kazandırıyor. Çünkü tabiatı korumak, insanı tabiatın karşısına koymak anlamına gelmemeli. Aksine insanı, emeği ve toplumsal hayatı da tabiatla birlikte düşünmek gerekiyor. Nasr’ın işaret ettiği uyum fikrini bugünün diliyle düşündüğümüzde, sürdürülebilir bir dönüşümün de parçalarından birini geride bırakarak değil, bütününü gözeterek gerçekleşebileceğini söyleyebiliriz.
Belki de adil geçişin bilimsel olduğu kadar insani tarafı da burada yatıyor: Bir sistemi dönüştürmek, o sistemin parçalarından birini geride bırakarak değil, bütün parçalarını yeni dengeye taşıyarak mümkündür.
Öyleyse mesele yalnızca daha az karbon üreten bir dünya kurmak değildir.
Mesele, daha yaşanabilir bir dünya kurarken daha adil bir toplum da kurabilmektir.
COP31’in Türkiye’de gerçekleştirilmesi, bize tam da bu bütünlüğü düşünmek için önemli bir fırsat sunuyor. Doğanın korunması konusunda atılan her adım kıymetli. Temiz enerjiye, sürdürülebilir üretime ve düşük karbonlu bir geleceğe doğru atılan her adım insanlığın ortak geleceği için gereklidir.
Fakat bu geleceğe giderken yanımıza emeği de almalıyız.
Çünkü enerji dönüşümünün gerçek sahibi yalnızca teknoloji değildir; onu hayata geçiren insandır.
Ve belki de geleceğin en güzel tanımı şudur:
Doğanın nefes alabildiği, üretimin sürdürülebildiği ve insanın emeğiyle onurlu bir hayat kurabildiği bir dünya.
İşte adil geçiş, bu üçü arasında kurulacak dengenin adıdır.
Doğayla barışırken insanı, insanı korurken doğayı unutmamak...
Belki de insanlığın gerçek ilerlemesi, dünyayı ne kadar değiştirebildiğinde değil; değiştirirken neyi korumayı başarabildiğinde saklıdır.
