Unutmak En Büyük Afetimiz
İki gün önce takvim yaprakları 17 Ağustos’u gösteriyordu. 26 yıl geçti üzerinden… Ama o gecenin karanlığı, saatlerin 03.02’yi gösterdiği an, hâlâ hafızalarda. 1999 Marmara Depremi yalnızca binaları değil, bir ülkenin güven duygusunu da yerle bir etmişti. On binlerce insanın hayatı, bir gecede yerle bir olan evlerle birlikte toprağa karıştı.
Yıllar geçti, şehirler yeniden kuruldu. Fakat deprem gerçeği bir türlü değişmedi. 6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli depremlerle acıyı en ağır biçimde yeniden yaşadık. 11 il enkaza döndü, binlerce insan hayatını kaybetti. Marmara’dan sonra bu kez Güneydoğu’da aynı sahne vardı: çığlıklar, enkaz başında çaresiz bekleyiş, soğukta sabahlayan çocuklar…
Ve daha dün gibi yakın bir tarihte, Balıkesir’de meydana gelen 6.1 büyüklüğündeki deprem, bize bu gerçeğin bitmediğini, bitmeyeceğini hatırlattı. Deprem ülkesinde yaşıyoruz ve her sarsıntıyla “hazır mıyız?” sorusu yeniden önümüze konuyor. Evet Türkiye bir deprem ülkesidir, ama felaketler ülkesi olmamalıdır.
Ama afet yalnızca deprem değil. Son yıllarda Türkiye’nin birçok ilinde günlerce süren orman yangınlarıyla kavrulduk. Köyler, kasabalar alevlerin arasında kaldı. Karadeniz’de seller köprüleri, yolları, evleri yuttu. Yani doğa bize sürekli aynı mesajı veriyor: “Ben değişmem. Sen değişmek zorundasın.”
Her felaketten sonra topluca aynı cümleyi kuruyoruz: “Unutmayacağız.” Ama asıl büyük afet belki de unutmamız. Yaşananların yıldönümlerinde birkaç sosyal medya paylaşımıyla yas tutuyoruz, sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz. Ta ki yeni bir yıkım kapımızı çalana kadar…
Gerçek şu ki, afetlerin şiddetini değil, hazırlıksızlığımızı tartışmalıyız. Sağlam binalar inşa etmek, dere yataklarına ev yapmamak, ormanları rant için feda etmemek, afet eğitimini bir kültür haline getirmek zorundayız. Çünkü doğa bize merhamet etmez, ama biz kendi ihmallerimizle kendimizi affetmiyoruz.
Bir kez daha sormak gerek: Biz gerçekten ders aldık mı, yoksa sadece unutmaya mı alıştık?
