Kadın ve Sendika
Ülkemizde sendikalar ve sendikal faaliyetler erkek işçi ve sendikacıların liderliği, temsili ile sürdürülmektedir. Her ne kadar son yıllarda kadın sendikalı işçi temsilci ve yönetici sayılarında artış görülse de erkek işçi ve yöneticilerin sayısı sendikal alanlarda kadınların üzerindedir.
Peki neden kadınlar işgücüne katılma oranlarında erkeklerin yarısına denk iken örgütlenmede geri planda kalıyor? Neden temsil edilirken ikincil örgütlenmeye maruz kalıyorlar? Neden sendikal yönetimlerde kadın sendikacıların yeri bu kadar az?
Bu sorulara verebileceğimiz cevaplar elbette çeşitlilik içerir. Cevaplar bireysel ölçekte değerlendirilebilir ancak yalnızca katılım eksikliği olarak sınırlandırılamaz. Çünkü Türkiye’de işgücü piyasalarında kadınlar hala bir tarafta cam tavan, düşük ücretler, mobbing gibi cinsiyet temelli ayrıştırıcı problemlerle baş ederken diğer tarafta ise kültürel veya geleneksel rolleriyle mücadele etmektedirler. Bu rolleri benimseyen kadınların zaman ve enerjilerinin büyük bir kısmı görünmeyen emek biçimlerine harcanmaktadır. Bu durum, sendikal faaliyetlere katılım için gerekli zamanı ve imkanı kısıtlar. Örneğin bir fabrikada çalışan kadın işçi yoğun ve yorucu mesai ardından evine gelip çocuklarıyla ve eşiyle aynı zamanda da eviyle ilgilenmek zorunda kalır. Gün boyunca üretim hattında ayakta çalıştığını varsayarsak: çocukların ödevleri, yemek yapmak, evi toparlamak, ütü yapmak… Yani fabrikada yeterince yorulan kadın işçinin mesaisi aslında eve geldiğinde bitmiş olmaz. Dinlenme hakkı fabrikada 1 saat iken evde o bile mümkün olmaz.
Sendikal faaliyetlerin getirisi olarak ise sendika yönetim birim ve işçi temsiliyetinde erkek egemen yönde ilerlediği görülmektedir. Tarihsel olarak erkek egemen sendika kültürünün kırılması elbette ki çok zordur. Türkiye’de sendikal hareketler 20. Yüzyılın ortalarında sanayi işçileri çerçevesinde gelişme göstermiştir. O dönemlerde ‘ekmeğini alın teri ile kazanan erkek işçi’ imajını benimsemiş mücadele şekilleri de dahil bütün unsurlar bu çerçevede şekillenmiştir. Zaman içerisinde dönemin, toplum yapısının ve ihtiyaçların değişmesi ile birlikte yardımcı veya ikincil emek olarak sayılan kadınların emeği görünürlük kazanmıştır. Ancak kadınlar ve emeklerinin görünürlüğü arttıkça çalışma hayatında yaşadıkları sorunlar da çoğalmıştır. Mobbing, düşük ücret, cinsiyet temelli ayrımcılık, cam uçurum, cam tavan gibi sorunlar kadın işçiler tarafından derinden hissedilmiş ancak geleneksel sendika kültüründe bu sorunlar ikincil sorun olarak nitelendirilmiştir. Yine kadın işçilerinin sayısının artması ile sendikada katılım oranları yükselme gösterse de sendikaların yönetim kademelerindeki artış aynı oranda değildir. Kadınların sendika bünyesinde temsilleri; yalnızca kadın kolları/komisyonlar veya eşitlik birimleri gibi görece ayrıştırıcı ve sınırlı yetkiye sahip birimler olarak kalmıştır. Bu durum ise sendikal karar alma ve yönetim süreçlerinde geri planda kalmalarına sebebiyet vermiştir. Yani kadınlar sendika kültürünün içerisinde var olabilmek adına daha fazla emek ve çaba göstermek zorunda kalmakta, temsil haklarını dahi sınırlar çerçevesinde alabilmektedirler.
Değişen sosyal ve toplumsal düzenler ile birlikte sendikal faaliyetlerde ve konumlarda kadın hala sınırlı konumdadır. Ancak elbette umut vadeden gelişmeler ve adımlar da atılmaktadır. Kadın işçiler yalnızca üretim hattında bant sistemlerinde değil sendikal camialarda yer istemektedirler. Genç kuşak olarak nitelendirilen kadınlar, kendinden önceki kuşakların da sorunlarını gözler önüne sermeyi amaçlamaktadır. Emeğin yalnızca ücretle açıklanamayacağını bilen kadınlar geleneksel sendikal düzenini de değiştirmek için çabalamaktadırlar. Emek kültürünün dönüşmesi ile birlikte sendikaların da iç düzenlerini ve algılaranı da değiştirmeleri gerekmektedir. Sendikaların hedefleri yalnızca yüksek ücret, iş güvencesi değil; adil ve kapsayıcı çalışma kültürünün inşası olmalıdır.
