Sosyal Devlet
Sosyal devlet anlayışı, bireylerin yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılamayı değil, aynı zamanda toplum içinde onurlu bir yaşam sürdürebilmeleri için gerekli koşulları oluşturmayı hedefler. Bu yaklaşımın merkezinde, ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin azaltılması ve vatandaşların yaşamın farklı dönemlerinde karşılaşabilecekleri risklere karşı korunması bulunmaktadır. Bu doğrultuda sosyal güvenlik sistemi; yaşlılık, hastalık, işsizlik ya da gelir kaybı gibi durumlarda bireylerin desteklenmesini sağlayan temel bir yapı taşını oluşturur. Bunun yanında sosyal adalet ilkesi, gelir ve fırsat eşitsizliklerinin azaltılmasını ve toplumsal kaynaklara erişimin daha dengeli hâle getirilmesini esas alır. Eğitim, sağlık ve istihdam politikalarına yönelik kamusal müdahaleler de bu çerçevenin doğal uzantısıdır.
19. yüzyılda Bismarck’ın katkılarıyla şekillenen ilk sosyal sigorta düzenlemeleri, sanayi toplumunun yaşadığı iş kazaları, hastalık ve yaşlılık gibi risklere karşı koruma sağlamayı amaçlamıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında Beveridge yaklaşımıyla daha evrensel ve bütüncül bir refah sistemi oluşturulmaya çalışılmış, sosyal devlet birçok ülkede ekonomik büyümenin ve toplumsal barışın temel dayanağı hâline gelmiştir. Ancak 1980 sonrası yaşanmaya başlanan Neoliberal politikalara dönüşüm, piyasa mekanizmalarını güçlendirmiş ve sosyal politikaların kapsamını daraltmıştır.
Bugün yaşanan dijitalleşme, güvencesiz ve kayıt dışı çalışma, gelir istikrarsızlığı gibi gelişmeler ise sosyal devletin bu tarihsel mirasını yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılmakta; refahın yalnızca ekonomik büyüme üzerinden değil, toplumsal koruma ve eşitlik üzerinden de yeniden tanımlanması gerektiğini göstermektedir. Ancak günümüz koşulları, klasik sosyal devlet modelinin omurgasını oluşturan bu ilkeleri yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Yine dijitalleşmenin hız kazanması, çalışma hayatının esnekleşmesi ve GİG ekonomi olarak adlandırılan geçici iş modellerinin yaygınlaşması, geleneksel sosyal güvenlik mekanizmalarının kapsayıcılığını daraltmaktadır. Özellikle sigorta sistemlerinin sürekliliğe dayalı yapısı, kısa süreli ve güvencesiz işlerde çalışan bireyler için yeterli koruma sunmakta zorlanmaktadır. Buna ek olarak küresel rekabet koşulları ve ekonomik dalgalanmaların etkisiyle devletlerin mali kaynakları üzerinde artan baskı, sosyal politika alanında yeni bir denge arayışını kaçınılmaz hâle getirmiştir. Enflasyonun daima yükselmesi ve kamusal bütçelerdeki daralma, sosyal yardımların gerçek etkisini zayıflatmakta ve toplumsal refahın sürdürülebilirliğini tehdit etmektedir. Bu gelişmeler, sosyal ihtiyaçların kapsamının da genişlediğini göstermektedir. Çalışma ilişkilerindeki belirsizlikler, aile yapısının değişmesi ve bakım hizmetlerine duyulan ihtiyacın artması, sosyal devletin artık sadece maddi destek sunan bir yapı olmaktan çıkmasını gerekli kılmaktadır.
Günümüzde dijital erişim, teknolojik fırsatlara katılım ve temel dijital beceriler, sosyal eşitsizliklerin yeni belirleyicileri hâline gelmiştir. İnternete erişimin yetersiz olduğu ya da dijital okuryazarlığın düşük kaldığı kesimlerde, hem eğitimde hem istihdamda hem de kamu hizmetlerine ulaşımda ciddi dezavantajlar oluşmaktadır. Bu nedenle sosyal devletin rolü, yeni toplumsal riskleri öngörebilen ve bu risklere zamanında müdahale edebilen daha geniş bir politika perspektifi gerektirmektedir.
Sonuç olarak sosyal devlet, tarihsel işlevini sürdürmek istiyorsa yalnızca mevcut eşitsizlikleri azaltmakla yetinemez. Dijitalleşmenin, iş güvencesizliğinin ve bakım yükünün toplumda yarattığı yeni sorunları dikkate alan, daha kapsayıcı ve uyarlanabilir bir modeli benimsemek zorundadır. Sosyal adalet ve eşitlik ilkelerinin günümüz koşullarına entegre edilmesi, hem bireylerin yaşam standartlarını koruyacak hem de toplumsal dayanışmanın güçlenmesine katkı sağlayacaktır. Bu dönüşümün başarısı ise, sosyal politikanın güncel ihtiyaçlara duyarlı, esnek ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşmasına bağlıdır.
Ortaya çıkan ve gelişmekte olan yeni dönemde sosyal devlet, dijital dönüşüme duyarlı ancak bu uçurumu azaltan, yeni çalışma sistemlerine çözümcü biçimde yaklaşan, bakım hizmetleri de dahil olmak üzere asıl amacı olan kırılgan gruplar üzerindeki elini genişleten ve gerek sigorta gerekse temel gelir politikaları ile düzeni sürdürülebilir bir anlayış haline getirmek durumundadır.
