Yeşil Dönüşüm: Riskler, Fırsatlar ve Sendikaların Rolü
İklim krizinin etkileri artık yalnızca çevresel değil; ekonomik yapılar, üretim modelleri ve istihdam ilişkileri üzerinde de derin bir dönüşüm ihtiyacı yaratmaktadır. Bu ihtiyaca verilen küresel yanıt, fosil yakıtlardan uzaklaşmayı ve üretim süreçlerini sürdürülebilir hâle getirmeyi hedefleyen “yeşil dönüşüm” yaklaşımıdır. Bu kapsamda, Avrupa Birliği’nin yürürlüğe koyduğu yeşil dönüşüm sürecine yol haritası niteliğindeki Avrupa Yeşil Mutabakatı, 11 Aralık 2019 tarihinde Avrupa Komisyonu tarafından sunulmuştur. Bu tarih, Avrupa Birliği’nin 2050 yılına kadar iklim nötr bir kıta olma hedefini ortaya koyduğu ve kapsamlı bir stratejinin başlangıcını işaret ettiği dönüm noktasıdır. Dolayısıyla mesele yalnızca bir AB hedefi değil, aynı zamanda ülkelerin geleceğini şekillendirecek temel bir tercihtir. Bir ülkenin geleceğini yalnızca ekonomik ve teknolojik kararlar belirlemez; aynı zamanda enerjiyi nasıl ürettiği, hangi kaynakları kullandığı ve iklim krizine nasıl yanıt verdiği de belirleyici olur.
İlgili noktada, Türkiye’nin yeşil dönüşüm ve iklim değişikliğine uyum sürecini düzenlemek amacıyla çıkardığı İklim Kanunu, 9 Temmuz 2025 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu kanun; sera gazı emisyonlarının azaltılması, iklim değişikliğine uyum faaliyetleri ile bu süreçlere ilişkin yasal ve kurumsal düzenlemeleri kapsamaktadır. Bu bağlamda, enerji sektörünün karşı karşıya olduğu dönüşüm dinamiklerini değerlendirmek önemlidir. Peki, bu durum enerji sektörünü nasıl etkileyecek? Enerji sektörü, iklim değişikliğiyle mücadelede en kritik alanlardan biri olarak ön plana çıkmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2023 verilerine göre, Türkiye’de toplam sera gazı emisyonlarının yaklaşık %71,6’sı enerji sektöründen kaynaklanmaktadır. Enerji sektörünün dönüşümü sadece şirketlerin kâr-zarar tablolarını etkilemeyecek; evlerimizdeki elektrik faturalarından sanayideki üretim maliyetlerine kadar hayatın her alanına yansıyacaktır. İşte bu nedenle İklim Kanunu, sektörün geleceğini belirleyecek kritik bir adım olarak öne çıkıyor. İklim Kanunu kapsamında, fosil yakıtlara dayalı üretime yönelik artan yasal, mali ve çevresel baskılarla birlikte yenilenebilir enerji yatırımlarının öncelikli hâle gelmesi beklenmektedir. Bu dönüşüm; enerji şirketlerinin iş yapış şekillerinden teknoloji tercihlerine, finansman modellerinden istihdama kadar birçok alanda önemli değişiklikleri zorunlu kılacaktır.
Bu çerçevede değişiklikler risk mi yoksa fırsat mı oluşturuyor? Kapsamlı bir bakışla değerlendirildiğinde, şirketlerin böylesine köklü bir dönüşümü hayata geçirmesi zorlayıcı bir süreci beraberinde getirecektir. Ancak bu süreçte, karbon azaltımı, enerji verimliliği ve geri dönüşüm alanlarına yapılacak yatırımlar hem kaçınılmaz hem de stratejik bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır. Bu bağlamda enerji sektörü, öncelikle fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmak amacıyla yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik yatırımları hızlandıracaktır. Aynı zamanda enerji üretiminden tüketime kadar olan süreçlerde verimliliği artırmayı hedefleyen teknolojiler benimsenmeli; akıllı şebekeler ve enerji depolama çözümleri gibi altyapı yatırımları öncelik kazanmalıdır. Bu dönüşüm, sadece bilindik yenilenebilir kaynaklarla sınırlı kalmayıp; dalga ve gelgit enerjisi gibi denizden elde edilen kaynaklar ile yeşil hidrojen gibi yenilikçi çözümlerin entegrasyonunu gerektirir. Dalga ve gelgit enerjisi, denizlerin sürekli hareketinden enerji üretirken; yeşil hidrojen, suyun yenilenebilir enerji ile ayrıştırılmasıyla depolanabilir ve taşınabilir enerji sağlar. Bu teknolojiler enerji üretiminde çeşitlilik ve sürdürülebilirlik yaratırken; enerji dönüşümü danışmanları, deniz enerjisi mühendisleri ve hidrojen ekonomisi uzmanları gibi yeni profesyonel rollerin ortaya çıkmasını destekler ve şirketlerin karbon ayak izini azaltacak stratejileri güvenli şekilde şebekeye entegre etmelerini sağlar.
Söz konusu dönüşüm, iş gücünün yapısı ve istihdam biçimleri üzerinde de önemli sonuçlar doğuracaktır. Peki, bu dönüşümün işçiler üzerindeki etkileri nelerdir? Bu sürecin en doğrudan etkilerinden biri, yüksek emisyonlu sektörlerde (kömür madenciliği, demir-çelik, çimento üretimi gibi alanlarda) çalışan işçiler açısından iş kaybı riskinin ciddi ölçüde artacak olmasıdır. Bunun yanında, işçilerin yaşadığı belirsizlik ve kaygı, istihdamın verimliliğini olumsuz etkileyebilir ve dönüşüm sürecini zorlaştırabilir. Öte yandan, yenilenebilir enerji, elektrikli araçlar ve atık yönetimi gibi alanlarda yeni istihdam olanakları artarken; bu geçişin sağlıklı yürütülebilmesi için becerilerin dönüşümü ve yeniden eğitim süreçleri elzem hâle gelecektir. Yeşil dönüşümde sendikaların yeri belirleyici bir konumdadır. Bu süreçte sendikalar, işçilerin haklarını korumak, iş sağlığı ve güvenliğini takip etmek, aynı zamanda mesleki eğitim ile beceri geliştirme süreçlerini desteklemekle yükümlü olmayı hedeflemektedir. Ayrıca yeşil dönüşüm, sendikalara yeni üyeler kazandırmanın yanı sıra daha önce kapsanmayan alanlarda katılım fırsatları sunmayı da öngörmektedir. Bu durum, sendikaların işçilerin haklarını savunmadaki rolünü daha da kritik hâle getirmektedir. Toplu sözleşmeler, yeşil dönüşümün sosyal boyutunu güvence altına almak için önemli bir araç olarak öne çıkmaktadır. Çevresel maddeler, İSG yükümlülükleri ve eğitim programlarının sözleşmelere eklenmesi bekleniyor; bu sayede işçilerin adaptasyonu desteklenebilir ve dönüşüm süreci daha planlı, adil ve sürdürülebilir hâle gelebilir. Yeşil dönüşüm, teknolojik ve ekonomik değişimin yanı sıra sendikaların aktif rol aldığı toplumsal bir süreçtir. Çünkü işçinin sesinin duyurulmadığı bir dönüşüm gerçek anlamda sürdürülebilir olamaz.
Sonuç olarak, yeşil dönüşüm yalnızca bir ekonomi veya teknoloji meselesi değil, aynı zamanda toplumsal bir sınavdır. Bu sınavdaki başarı ise, fosil yakıt ve benzeri kaynaklardan ne kadar hızlı uzaklaştığımız kadar, işçilerin haklarını ve iklimle ilgili yükümlülükleri ne ölçüde koruyabildiğimizle de belirlenecektir. Ertelenen her adım hem maliyet hem de fırsat kaybı demektir.
“Yeşil dönüşüm, kalkınmanın ötesinde, geleceğin tek teminatıdır.”
