Kısır Döngü, Kayıkçı Kavgası ve Kaybedilen Yıllar
Türkiye, son yıllarda birçok yapısal sorunun kronikleştiği bir dönemden geçiyor. Ne yazık ki bu sorunlara üretilen çözümler, çoğu zaman kalıcı olmaktan uzak kalıyor. Geçici ve pansuman niteliğindeki uygulamalar, sorunları çözmek yerine daha da derinleştiriyor. Bunun yanında muhalefetin de güçlü bir alternatif ortaya koyamaması, toplumun geleceğe dair umutlarını zayıflatıyor.
Bugün ülkemizin hem bugününü hem de yarınını etkileyecek üç temel mesele üzerinde durmak istiyorum.
1. Eğitim: Süre Uzadı, Nitelik Geriledi
1997 yılında, 28 Şubat postmodern darbesinin ardından uygulamaya konulan 8 yıllık kesintisiz eğitim modeli, özellikle meslek liselerinin önünü kapatan önemli bir kırılma noktası oldu. O dönemde kamuoyundan yükselen itirazlara rağmen bu uygulamadan vazgeçilmedi.
Aradan geçen yıllarda ise sorun çözülmek yerine daha da büyüdü. 2012 yılında getirilen 4+4+4 sistemiyle zorunlu eğitim süresi 12 yıla çıkarıldı. Bununla da yetinilmedi; neredeyse her ilde üniversite ve yüksekokullar açılarak eğitim süreci fiilen 16 yıla kadar uzatıldı.
Bugün yaklaşık 7 yaşında eğitim hayatına başlayan bir genç, çoğu zaman 23 yaşında iş hayatına atılmaya çalışıyor. Ancak geçen bu uzun zamana rağmen mesleki donanımın ve eğitim kalitesinin aynı ölçüde arttığını söylemek oldukça güç.
Daha da önemlisi, eğitim sisteminde ahlaki ve etik değerlerin geri planda kalması, sınav odaklı anlayışın çocuklar ve gençler üzerinde oluşturduğu yoğun psikolojik baskı ve mesleki eğitimin ihmal edilmesi artık somut sonuçlar üretmeye başladı.
Sanayide çırak bulunamıyor, ustaların yerini alacak genç yetişmiyor. Geleneksel meslekler her geçen gün biraz daha yaşlanıyor. 2026 yılı itibarıyla zanaatkârların ve esnafın yaş ortalamasının 50-55 bandına yükselmiş olması, gelecekte üretim açısından karşı karşıya kalabileceğimiz tehlikenin açık bir göstergesidir.
2. Ekonomi: Faize Giden Kaynaklar
2018 yılından bu yana Türkiye ekonomisi, uzun vadeli üretim ve kalkınma politikalarından çok yüksek faiz yükünün konuşulduğu bir döneme girdi.
2026 yılının ilk altı ayında merkezi yönetim bütçesinden ödenen faiz tutarı *1 trilyon 464 milyar 32 milyon TL* oldu. Dönemin ortalama döviz kuru dikkate alındığında bu rakam yaklaşık *31,7 milyar dolara* karşılık geliyor.
Dikkat çekici olan ise aynı dönemde uluslararası basına yansıyan bir başka veri. NTV'nin aktardığı habere göre ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, İran savaşının 30 Eylül'e kadar öngörülen maliyetinin *37,5 milyar dolar* seviyesine ulaştığını açıkladı.
Elbette iki harcamanın niteliği farklıdır ve birebir karşılaştırılması teknik olarak mümkün değildir. Ancak büyüklük açısından bakıldığında, Türkiye'nin yalnızca altı ayda faize ödediği kaynağın ulaştığı boyut, kamuoyunda sorgulanmayı hak eden önemli bir tablo ortaya koymaktadır.
Bu kadar büyük bir kaynağın üretime, teknolojiye, eğitime veya sanayi yatırımlarına yönlendirilmesi hâlinde ülke ekonomisinin çok farklı bir noktada olabileceği yönündeki değerlendirmeler de dikkate değerdir.
3. Hayat Pahalılığı ve Enflasyon
Yaz aylarında olmamıza rağmen çarşı ve pazardaki fiyatlar vatandaşın alım gücünü zorlamaya devam ediyor.
2026 yılında dünya genelinde enflasyon oranları yaklaşık yüzde 3 ila 4 bandında seyrederken, Türkiye hâlâ dünyanın en yüksek enflasyona sahip ülkeleri arasında yer almaktadır.
Listede Venezuela ilk sırada bulunurken, onu Güney Sudan ve İran takip etmektedir. Türkiye ise bu ülkelerin hemen ardından gelmektedir.
Üstelik İran uzun süredir ağır yaptırımlar ve sıcak çatışmalarla mücadele ederken, Rusya da yıllardır savaş ekonomisi içinde yaşamaktadır. Buna rağmen Türkiye'nin enflasyon açısından bu ülkelerin gerisinde kalamaması, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir tablo ortaya koymaktadır.
Ekonomik sıkıntılar yalnızca alım gücünü düşürmüyor; toplumsal yapıyı da etkiliyor. Enflasyon, gelir adaletsizliğini derinleştirirken, ahlaki çözülme, fırsatçılık ve gelecek kaygısını da beraberinde getiriyor. Faiz ve enflasyon sarmalı büyüdükçe, toplumun omuzlarındaki yük de ağırlaşıyor.
Muhalefet Ne Yapıyor?
İktidarın uyguladığı politikalar eleştirilirken doğal olarak gözler muhalefete çevriliyor.
Ancak muhalefetin de toplumun temel sorunlarına yönelik güçlü ve inandırıcı çözümler ortaya koyabildiğini söylemek zor görünüyor. Sorunları analiz etmek ve alternatif politikalar geliştirmek yerine, kamuoyunun önemli bir bölümü muhalefeti kendi iç tartışmalarıyla meşgul bir görüntü içinde değerlendirmektedir.
Bu nedenle toplum, bir tarafta çözülemeyen yapısal sorunlar, diğer tarafta ise etkili bir alternatif oluşturamayan siyasal rekabet arasında sıkışmış hissediyor.
Sonuç
Türkiye'nin ihtiyacı, günü kurtaran pansuman tedbirler ya da kısır siyasi tartışmalar değildir.
Ülkenin ihtiyaç duyduğu şey; eğitimden ekonomiye, üretimden istihdama kadar uzun vadeli politikalar geliştirebilen, sorunları doğru tespit eden, çözüm üretebilen, liyakat sahibi, akıl ve ruh sağlığı yerinde, milli ve manevi değerlere bağlı yönetim kadrolarıdır.
Aksi takdirde, aynı sorunları konuşmaya devam edecek; aynı kısır döngünün içinde yıllarımızı tüketmeyi sürdüreceğiz.
Kalın sağlıcakla…
