SANAT ÜZERİNE…
Sanat; insanın duygu, düşünce, hayal gücü ve yaratıcılığını estetik bir biçimde dışa vurma ve yansıtma çabası olarak tanımlanır.
Aynı zamanda bir toplumun düşünce dünyasını, kültürünü ve gelişmişlik düzeyini göstermesi bakımından da önemli ölçütlerden biridir.
Peki sanat kimin kontrolünde?
Neyi dinleyeceğimize, neyi izleyeceğimize, hangi sanatçının ön plana çıkacağına kim karar veriyor?
Daha da önemlisi; sanat toplumu mu şekillendiriyor, yoksa sanatı şekillendirenler toplum üzerinde de etkili olabiliyor mu?
Bu soruların cevabını ararken 45 yıl öncesine gidelim.
Yıl 1981…
Şerif Gören’in yazıp yönettiği, Orhan Gencebay, Müjde Ar ve Nuri Alço’nun rol aldığı “Feryada Gücüm Yok” isimli film.
Filmde Nuri Alço’nun canlandırdığı Oğuz karakterinin Orhan Gencebay’a yaptığı oldukça ilginç bir konuşma vardır.
Oğuz, büyük oynadıklarını ve turizme önem verdiklerini anlattıktan sonra, sahildeki arsaları topladıklarını söyler. Ancak bununla yetinmeyeceklerdir.
Önce insanlarda tatil yapma özlemi oluşturacaklardır.
Bunu nasıl yapacaklarını da açıkça anlatır:
Basınla, radyoyla, televizyonla…
Ardından asıl dikkat çekici bölüme gelir.
“On yıl sonra yepyeni bir kuşak yetişecek.”
Bu yeni kuşağın kılığı, kıyafeti, yediği, içtiği, saç şekli ve dinlediği müzik dahi kendileri tarafından şekillendirilecektir.
İnsanların hangi kitapları okuyacağını, hangi filmleri seyredeceğini de onlar belirleyecektir.
Peki bunu nasıl yapacaklar?
O kitapları yazanlar da, filmleri çekenler de kendi ekiplerinden olacaktır.
Oğuz bunun için geniş bir sanatçı kadrosuna sahip olduklarını anlatır. Tiyatrocular, yazarlar, yönetmenler ve yetenekli insanlar bu yapının bünyesinde toplanacaktır.
Mesele yalnızca sanatçılarla da sınırlı değildir.
Filmde, yapılan bir eğlence programı için ciddi paralar harcandığından, bazı bürokratların maaşlarının katbekat üzerinde paralar verilerek kendi bünyelerine alınacağından söz edilir.
Yetenekli insanlar artık onlar için çalışacaktır.
Sonra sıra müziğe gelir.
Televizyondaki müzik programları denetim altına alınacak, hangi şarkıların yayımlanacağına karar verilecek, uygun bulunmayan sözler değiştirilecektir.
Sanatçı artık yalnızca şarkı da söylemeyecektir.
Reklamlarda oynayacak, onların ürettiği malları tanıtacaktır.
Üstelik reklam filmlerini sıradan insanlar çekmeyecek; en iyi sanat filmlerini çeken yönetmenler çekecek, reklam metinlerini ödüllü yazarlar yazacaktır.
Kültür çalışmaları da yapılacaktır.
Bütün bunların sonunda Oğuz, Orhan Gencebay’a gücünü şu sözlerle anlatır:
“Çok güçlüyüz Orhan Bey, çok güçlüyüz.”
Düşünün…
Yıl 1981.
Aradan 45 yıl geçti.
Bugün televizyonun yanına internet geldi. Sosyal medya geldi. Dijital platformlar geldi. Algoritmalar, kişiselleştirilmiş reklamlar ve milyonlarca insanın her gün saatlerini geçirdiği dijital mecralar hayatımıza girdi.
Eskiden insanların karşısına neyin çıkacağını büyük ölçüde gazete, radyo ve televizyon belirliyordu.
Bugün ise telefonumuzu açtığımız anda önümüze hangi videonun, hangi şarkının, hangi haberin, hangi reklamın çıkacağına algoritmalar da karar veriyor.
Bir şarkı birkaç saniyelik bölümüyle milyonlarca insana ulaşabiliyor.
Bir insan birkaç gün içerisinde meşhur olabiliyor.
Bir ürün, bir kıyafet, bir yaşam biçimi veya bir davranış sosyal medya aracılığıyla kısa sürede milyonlarca insana yayılabiliyor.
Dolayısıyla mesele artık yalnızca sanat meselesi de değil.
Kültür meselesi.
Çünkü insan sürekli gördüğünden, dinlediğinden ve izlediğinden etkileniyor.
Ne giyeceğimizden ne yiyeceğimize, nerede tatil yapmak istediğimizden hangi müziği dinleyeceğimize kadar pek çok tercihimizin gerçekten ne kadarının bize ait olduğunu düşünmek gerekiyor.
Geçtiğimiz yazımızda “Gülpembe’den Hav Hav’a” diyerek 44 yılda müziğin ve popüler kültürün geçirdiği değişimi sorgulamıştık.
Belki de şimdi bir adım daha ileri gidip başka bir soru sormamız gerekiyor:
Biz mi değiştik, yoksa bizi değiştiren bir kültür düzeninin içerisinde mi yaşıyoruz?
Elbette 1981 yılında çekilmiş bir sinema filmindeki bu konuşmayı gizli bir planın itirafı veya geleceğe ilişkin bir kehanet olarak görmek doğru olmaz.
Bu, bir filmin sermaye, medya, sanat ve toplum arasındaki ilişkiye yönelik eleştirisidir.
Ama aradan 45 yıl geçtikten sonra dönüp baktığımızda, filmde sorulan soruların bugün hâlâ güncelliğini koruması düşündürücüdür.
Çünkü sanat yalnızca eğlendirmez.
Sanat anlatır.
Sanat düşündürür.
Sanat etkiler.
Ve bazen farkında olmadan nasıl bir hayatı arzulayacağımızı bile şekillendirebilir.
Bu nedenle mesele yalnızca hangi şarkıyı dinlediğimiz veya hangi filmi izlediğimiz değildir.
Asıl mesele şudur:
Neyi seveceğimize gerçekten biz mi karar veriyoruz, yoksa bize sürekli gösterilenleri zamanla sevmeye mi başlıyoruz?
Belki de 1981 yılında bir sinema filminde sorulan soru, bugün her zamankinden daha önemli:
Sanatı toplum mu şekillendiriyor, yoksa sanat üzerinden toplum mu şekillendiriliyor?
Kalın sağlıcakla…
