İbn Haldun’un Umranından Bugüne: Sendikal Mücadele Neyi Hatırlatıyor?
Toplumların nasıl kurulduğunu, güçlendiğini ve çöktüğünü en çarpıcı şekilde açıklayan düşünürlerden biri olan İbn Haldun, yüzyıllar öncesinden bugünün sosyal ve ekonomik tartışmalarına ışık tutmaya devam ediyor. Onun Umran ilmi—toplumun bütününü anlamamıza yarayan analiz—yalnızca devletlere, kavimlere ya da siyasi yapılanmalara değil, modern dünyanın en önemli örgütlerinden biri olan sendikalara da ayna tutuyor.
İbn Haldun’a göre insan “tab’en medenidir”; yani tek başına yaşayamaz, birlikte var olmak zorundadır. Bu zorunluluk iş bölümünü, dayanışmayı ve nihayetinde örgütlü yapıları doğurur. Bugün loncaların yerini sendikalar aldı; fakat sendikaların doğuşundaki toplumsal ihtiyaç hiç değişmedi. İnsan hâlâ birlikte yaşamaya, birlikte üretmeye ve birlikte hak aramaya mahkûm.
Umran ilminin en merkezî kavramlarından biri olan asabiyet ise sendikal hareketin kalbinde atıyor. Asabiyet; dayanışma, bağlılık, ortak kader bilinci demek. Bir toplumun yükselmesini sağlayan o iç enerji… Sendikaların güçlü olduğu dönemlere baktığımızda da hep bu ortak bilinç, bu dayanışma ruhu karşımıza çıkıyor. Asabiyet zayıfladığında ise toplumlar nasıl çözülüyorsa, sendikalar da aynı döngüye giriyor: Mücadeleden uzaklaşıyor, bürokratikleşiyor, temsil gücünü kaybediyor.
İbn Haldun’un meşhur döngüsünü hatırlayalım:
Kuruluş → Yükseliş → Durgunluk → Çözülme → Yeniden doğuş.
Bugün birçok sendika bu döngünün üçüncü ya da dördüncü aşamasında seyrediyor; bazılarında ise yeni bir asabiyet dalgası filizleniyor. Çünkü işçi sınıfının yaşam koşulları kötüleştikçe, dayanışma ihtiyacı yeniden güç kazanıyor. Zira İbn Haldun’un uyardığı gibi, “zulüm medeniyetleri yıkar.” Ve modern çalışma hayatındaki güvencesizlik, düşük ücret, meslek hastalıkları, mobbing gibi sorunlar tam da bu “zulüm ikliminin” yeni yüzleri.
Bu noktada sendikaların rolü yalnızca ekonomik değil; toplumsal barışı, adaleti ve dengeyi sağlayan tamamlayıcı bir kurum oldukları gerçeği önümüze çıkıyor. İbn Haldun’un adalet anlayışını düşündüğümüzde, sendikaların işlevi çok daha görünür hâle geliyor: Emek üzerindeki baskıyı dengelemek, zulmü engellemek ve toplumun çözülmesini önlemek.
Bugünün dünyası ise İbn Haldun’un döneminden çok daha karmaşık. Dijitalleşme, platform çalışması, esnek çalışma modelleri klasik örgütlenme biçimlerini aşındırıyor. Asabiyetin yeni halleri, belki de dijital topluluklarda veya yeni kuşakların yeni adalet arayışlarında ortaya çıkıyor. Burada kritik soru şu: Sendikalar bu yeni Umran’a uyum sağlayabilecek mi?
İbn Haldun bugün yaşasaydı muhtemelen şöyle derdi:
“Toplumsal denge bozulursa, hiçbir kurum ayakta kalamaz. Adaletin olmadığı yerde medeniyet de, sendika da yaşayamaz.”
Bu nedenle Umran ilmi, bize yalnızca geçmişi değil, geleceği de okuyabileceğimiz bir pusula sunuyor. Ve o pusula bize şunu hatırlatıyor: Sendikal mücadele, emekçilerin yalnızca hak arayışı değil; toplumun kendini yeniden toparlama ve adaleti yeniden kurma çabasıdır.
