TEKELLEŞME…
Eskiden Anadolu’nun hemen her yöresinin kendine özgü ürünleri, o ürünleri yetiştiren de çok sayıda üreticisi vardı. Çünkü nüfus bugünkü kadar büyük şehirlerde toplanmamış, ülkenin dört bir yanına dağılmıştı.
Cumhuriyet’in ilk genel nüfus sayımı 1927 yılında yapıldı. O yıllarda nüfusun yüzde 75,8’i kırsalda yaşıyordu. Tarım ve hayvancılık milyonlarca insanın temel geçim kaynağıydı. Kısacası insanlar geçinebilmek için üretiyordu.
Aradan yaklaşık yüz yıl geçti.
Bugün ise tablo neredeyse tersine dönmüş durumda. TÜİK verilerine göre nüfusun yüzde 6,4’ü belde ve köylerde, yüzde 93,6’sı ise il ve ilçe merkezlerinde yaşıyor.
Peki, köyler boşalırken üretime ne oldu?
Kırsal nüfus azaldıkça küçük üretici de azaldı. Buna karşılık nüfus arttı, şehirler büyüdü ve milyonlarca insanın gıda ihtiyacının kesintisiz karşılanması gerekti. Böylece üretimden tedarike kadar uzanan zincirde büyük şirketlerin ağırlığı giderek arttı.
İşin bir başka tarafı daha var.
Milyonlarca insanın gıda ihtiyacını karşılamak, aynı üründen daha kısa zamanda daha fazla üretme baskısını da beraberinde getiriyor. Tarımda kullanılan kimyasallar ve pestisitler tam da bu noktada sık sık tartışma konusu oluyor.
Zaman zaman Türkiye’den ihraç edilen bazı tarım ürünlerinin pestisit kalıntıları, izin verilen maksimum kalıntı limitlerinin aşılması veya kullanımı yasaklanmış etken maddelerin tespit edilmesi nedeniyle sınırdan geri çevrildiğine ilişkin haberlerle karşılaşıyoruz.
Buraya kadar tamam.
Peki, yurt dışından geri çevrilen bu ürünlere daha sonra ne oluyor?
Asıl cevaplanması gereken sorulardan biri de bu.
Bu ürünlerin iç piyasaya sürüldüğü yönünde yıllardır çeşitli iddialar gündeme geliyor. Eğer gerçekten böyle bir uygulama varsa, yurt dışındaki tüketici için uygun görülmeyen bir ürünün Türkiye’deki vatandaşın sofrasına hangi şartlarda ulaştığının açıkça ortaya konulması gerekir.
Ancak mesele yalnızca pestisit de değil.
Şirketlerin temel kuruluş amacı kâr etmektir. Bu son derece doğal. Sorun, gıda gibi insan hayatını doğrudan ilgilendiren bir alanda üretimin ve tedarikin giderek daha az sayıda büyük yapının elinde toplanmasıyla başlıyor.
Çünkü üretim birkaç büyük aktörün kontrolünde yoğunlaştığında sadece neyin, nasıl üretileceği değil; hangi fiyattan satılacağı konusunda da bu şirketlerin pazarlık gücü artıyor.
İşte tekelleşme tartışması tam burada başlıyor.
Peki, bunun karşısında ne yapılabilir?
Daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi şehirlerimiz tıka basa dolarken kırsal giderek boşalıyor. Oysa kırsal nüfusu yeniden artıracak, özellikle gençleri tarım ve hayvancılığa yönlendirecek planlı ve uzun vadeli bir üretim politikası uygulanabilir.
Elbette insanlara yalnızca “Köye dönün, üretin” demekle bu olmaz.
Barınmadan eğitime, sağlıktan ulaşıma; üretim desteğinden alım garantisine kadar kırsalda yaşamayı yeniden cazip hâle getirecek bir sistem kurulması gerekir.
Şehirlerde yaşayan nüfusun belirli bir bölümünün planlı teşviklerle yeniden kırsal üretime kazandırılması; üretici sayısını artırır, üretimde alternatif oluşturur ve gıda piyasasının birkaç büyük şirketin hâkimiyetine girmesinin önüne geçebilir.
Üstelik bunun kazancı yalnızca tarım olmaz.
Şehirlerdeki nüfus baskısı azalır, kırsal yeniden canlanır, tarım ve hayvancılık güçlenir, istihdam artar. En önemlisi de ülke, temel gıda ihtiyacını karşılamak konusunda daha güçlü ve daha bağımsız hâle gelir.
Çünkü gıdada gerçek güvence, yalnızca çok üretmek değil; üretimi mümkün olduğunca çok üreticinin yapabilmesidir.
Kalın sağlıcakla…
