Sendikal Hakların Yolculuğu: Osmanlı’dan 12 Eylül’e, Bugünden Yarına
Bugün sizlere ülkemizdeki sendikaların tarihsel gelişimini ve Sendikalar ile Toplu İş Sözleşmesi Kanunlarının geçirdiği evrimi anlatmak istiyorum. Çünkü bu yolculuk, yalnızca işçilerin ücretlerini, çalışma saatlerini ya da izin haklarını düzenleyen teknik bir süreç değildir; aynı zamanda demokrasinin, eşitliğin ve toplumsal adalet mücadelesinin de özünü oluşturur.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e İlk Kıpırtılar
İşçi dayanışmasının ilk kıvılcımlarını Osmanlı’nın son döneminde görüyoruz. Lonca benzeri teşkilatlanmalar, bugünkü sendikal hareketin öncülleri sayılabilir. Cumhuriyet'in ilk yıllarında işçi dernekleri kurulmuş ancak 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile bu girişimler ciddi şekilde baskılanmıştır. 1936’da yürürlüğe giren 3008 sayılı İş Kanunu, iş hukuku açısından önemli bir adım olsa da sendika kurma özgürlüğünü hâlâ tanımıyordu.
İlk Sendikalar Kanunu ve 1947 Dönemi
Gerçek anlamda ilk büyük kırılma, 1947’de 5018 sayılı Sendikalar Kanunu’nun kabulüyle yaşandı. İşçilere sendika kurma hakkı tanındı ancak toplu pazarlık ve grev hakkı yoktu. Yani sendikalar vardı ama mücadele araçları ellerinden alınmıştı.
1961 Anayasası: Bir Dönüşüm Çağı
1961 Anayasası ile sendikal haklar anayasal güvenceye kavuştu. Ardından 1963’te 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu yürürlüğe girdi. Artık işçiler toplu iş sözleşmesi yapabiliyor, uyuşmazlık durumunda greve çıkabiliyordu. Bu dönem, Türkiye sendikacılığının en dinamik ve en etkili yılları olarak tarihe geçti.
1980 Darbesi ve Hakların Daralması
Ne yazık ki 12 Eylül 1980 darbesiyle bu özgürlüklerin büyük bir bölümü askıya alındı. Bülend Ulusu Hükümeti’nin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olan Sadık Şide’nin öncülüğünde, tıpkı demokrasi gibi sendikal faaliyetler de ciddi biçimde sınırlandırıldı. Darbe sonrasında, ekonomik düzeni durdurmadan işçileri kontrol altında tutmak amacıyla “kontrollü bir sendikal düzen” inşa edildi. Bütün işçi konfederasyonları ve sendikalar hakkında kapatma kararı verildi. Askerî rejimle uyumlu söylemler geliştiren Türk-İş dışındaki tüm sendikalar ağır biçimde baskılandı.
Bu dönemde işçi kökenli bir genel sekreter olan Sadık Şide’den bir “teknokrat politikacı” figürü yaratılmaya çalışıldı. Verdiği demeçlerde darbenin “gerekliliğini” savunan bir profil çiziyordu.
Sadık Şide Dönemi: Darbenin Yumuşak Yüzü
1980–1983 yılları arasında tüm sendikal faaliyetler yasaklandı ve bugün hâlâ yürürlükte olan 6356 sayılı Kanun’un altyapısını oluşturan 2821 ve 2822 sayılı yasalar yürürlüğe girdi. Bu yasalarla:
- Sendika kurma hakkı sıkı denetime bağlandı.
- Üyelik sınırlamaları getirildi, sendikaların siyasî faaliyeti yasaklandı.
- Grev hakkı ciddi şekilde daraltıldı; işkolunda %10 barajı uygulandı.
- Grev yasak alanları genişletildi.
Bu düzenlemeler sonucunda:
- Sendikalaşmak teoride mümkün, pratikte ise neredeyse imkânsız hale geldi.
- Birden fazla sendikaya üye olmak yasaklandı.
- Grev hakkı fiilen ortadan kalktı.
- Sendikalar siyasetten tamamen uzaklaştırılarak bürokratik denetim altına alındı.
Kısacası, “haklar korunuyormuş” görüntüsü verilse de sendikal özgürlükler tank paletlerinin altında ezildi. Sadık Şide, kimi çevrelerce “kaosu durduran bakan” olarak anılsa da sendikal tarihçiler için o, sendikal hakların en sert biçimde daraltıldığı dönemin simge ismidir. Onun dönemi bir kırılmaydı; fakat her kırılma aynı zamanda yeniden inşa için bir fırsat doğurur.
6356 Sayılı Kanun ve Günümüz
Bugün hâlen yürürlükte olan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu, 2012’de kabul edildi. Bu yasa sendika kurma hakkını tanıdı; ancak toplu iş sözleşmesi için işyerlerinde çoğunluk şartını getirdi. Grev hakkı ise yalnızca ekonomik ve sosyal taleplerle sınırlandırıldı. Öte yandan sendika üyeliği anayasal güvence altına alındı ve işçinin sendika üyeliği nedeniyle işten çıkarılması yasaklandı.
Son Söz: Hakların Tarihi Emekle Yazılır
Türkiye’de sendikal hareketin tarihi bize şunu açıkça gösteriyor:
Hiçbir hak gökten zembille inmedi. Elde edilen her kazanım, mücadeleyle alınmış; emekle korunmuş, fedakârlıkla büyütülmüştür. Bugün bize düşen görev, bu mirası daha da ileri taşımaktır. Sendikal hakları yalnızca yasaların maddelerinde değil, işçinin gerçek hayatında görünür ve uygulanabilir kılmaktır.
Unutmayalım ki kazanılan her hak, ödenen bedellerin üzerine inşa edilmiştir.
